Sual: "Dini, ilmi, edebi ve ahlaki yayın" gibi tabirler kullanılıyor. Din ile ilim ayrı mıdır?
CEVAP
Böyle konuşup yazanlar, ya dinimizi iyi bilmiyorlar veya mezhebi kabul etmiyorlar.
İslami ilimler ikiye ayrılır:
1- Nakli ilimler. (Tefsir, kelam, hadis, fıkıh ilmi gibi.)
2- Akli ilimler. (Matematik, edebiyat ve mantık ilmi gibi.)
Görüldüğü gibi, bütün ilimler, İslam bilgileri içinde incelenir. Dini, ilimden ayıranlar, Batılı yazarların tesiri altında kalan kimselerdir. Dinimizde ahlak da var, edep de var, edebiyat da... Bu bakımdan "Dini, ilmi, edebi, ahlaki yayın" tabiri doğru değildir. Dini denilince, diğerleri kullanılmaz. Dini kelimesi kullanılmadan diğerlerinin hepsini kullanmakta mahzur yoktur.
İslamiyet, ilmin tâ kendisidir. Kur'an-ı kerimin birçok yeri, ilmi emretmekte, ilim adamlarını övmektedir. Mesela Kur'an-ı kerimde mealen (Bilen ile bilmeyen hiç bir olur mu? Bilen elbette kıymetlidir) buyurulmaktadır. (Zümer 9)
Peygamber efendimizin ilmi öven ve teşvik buyuran sözleri o kadar çoktur ve meşhurdur ki, gayrı müslimler dahi bunları bilmektedir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(İlim, Çin’de de olsa alınız!) [Beyheki]
(Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz, çalışınız!) [Şir'a]
(Bilerek yapılan az bir ibadet, bilmeyerek yapılan çok ibadetten daha iyidir.) [Hakim]
(Şeytanın bir âlimden korkması, cahil olan bin âbidden korkmasından daha çoktur.) [Beyheki]
(İlim, benim ve diğer Peygamberlerin mirasıdır. Kim bana mirasçı olursa, Cennette benimle beraber olur.) [Deylemi]
İslam dininde kadın kocasının izni olmadan nafile hacca gidemez. Sefere çıkamaz. Fakat kocası öğretmezse ve izin vermezse, ondan izinsiz, kendisi için lüzumlu olan ilmi öğrenmeye gidebilir.
Görülüyor ki, Allahü teâlânın sevdiği, büyük ibadet olan hacca izinsiz gitmesi günah olduğu halde, ilim öğrenmeye izinsiz gitmesi günah olmuyor. Hadis-i şerifte (Nerede ilim varsa, orada müslümanlık vardır. Nerede ilim yoksa, orada kâfirlik vardır!) buyuruldu. Burada da, dinimiz ilmi emretmektedir. (Herkese Lazım Olan İman)
Pozitif ilim olmaz
Sual: Fen bilgileri için, pozitif ilimler demek doğru olur mu?
CEVAP
Bu tür ifadeler, bize Avrupa’dan geldi. Hurafelerle dolmuş, her türlü ilmî çalışmaya engel ve zıt olan kendi dinî inançlarının, bozuk, olumsuz, faydasız, zararlı olduğunu anlatabilmek için, fen bilgilerine faydalı, olumlu, pozitif ilimler demek zorunda kaldılar. Fen bilgisine pozitif [olumlu] ilim denince, din bilgilerine negatif [olumsuz] ilim denmiş oluyor. Bu tespitleri, akla mantığa uygun olmayan Hristiyanlık için doğrudur, ama Müslümanlık için çok yanlıştır. Çünkü Müslümanlıkta, fen bilgileri de, İslam bilgilerinin bir koludur. İlmi, pozitif ve negatif diye ayırmak yanlıştır.
Müslümanlıkta İslam bilgileri iki kısımdır:
1- Naklî bilgiler [din bilgileri],
2- Aklî bilgiler [fen bilgileri].
Bu ilimlerin birine pozitif, diğerine negatif denmez, çünkü ikisi de İslâmî ilimlerin bir koludur.
Pozitivist bir Fransız düşünür olan Charles Mismer (1832-1904) şöyle der:
(Hristiyanlar âlim olunca, Müslümanlar cahil kalınca dinlerinden uzaklaşır.)
Sual: İslâmiyet gelmeden önce bugünkü Ortadoğu’nun, Arap yarımadasının durumu nasıl idi?
Cevap: Bu konuda Ahmet Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiyâ kitabında diyor ki:
“İsa aleyhisselam göğe çıkarıldıktan kırk sene sonra Romalılar Kudüs’e hücum ettiler. Yahudilerin kimini öldürdüler, kimini esir aldılar. Kudüs’ü yağma ettiler, yakıp yıktılar. Tevratları ve başka kitapların hepsini yaktılar. Mescid-i aksâyı yerle bir ettiler. Yahudiler bundan sonra bir daha toplanamadı. Bir devlet kuramadılar. Dağıldıkları yerlerde hor ve hakir yaşadılar. İsa aleyhisselamın, otuz yaşında Peygamber olduğu bildirildi. Kendisine oniki kişi inandı. Bunlara Havâriyyûn denir. Otuzüç yaşında diri olarak göğe kaldırılınca, Havariler dağılıp, bu yeni dini yaymaya çalıştılar. Sonra, İncil diye çeşitli kitaplar yazıldı. Bunlar İsa aleyhisselamı anlatan tarih kitapları idi. Asıl İncil ele geçmemiştir. Her yer küfür ve şirk içinde idi. İsa aleyhisselamın dini üçyüz sene gizli tutuldu. Ona inandığı öğrenilen kimselere işkence ediliyordu. Roma İmparatoru Kostantin üçyüzon senesinde, bu dine izin verdi. Kendi de Hristiyan oldu. İstanbul şehrini yaptı. Roma’dan İstanbul’a taşındı. Fakat bu dinin esasları bozulmuş, unutulmuş olduğundan, papazların elinde oyuncak oldu. Miladın 395. senesinde, Roma devleti ikiye ayrıldı. Roma’daki papaya tabi olanlara Katolik, İstanbul’daki patrike tabi olanlara Ortodoks denildi. Kiliselere resimler, heykeller kondu. Başka milletler de küfür ve şirk içinde idi. Romalılar, bütün Avrupa’yı, Mısır’ı, Suriye’yi, Irak’ı aldılar. Fen ve sanatta ileri iseler de, ahlakları bozuktu. Keyfe, can yakmaya dalmışlardı. Aldıkları memleketlere fena ahlaklarını yerleştirdiler.
Romalılar Arabistan yarım adasına saldırmadılar. Ancak Araplar cahil kalmıştı. Kimi Hristiyan, kimi Yahudi, çoğu putperest olmuştu. Hazret-i İbrahim ve hazret-i İsmail’den kalma adetlere bağlı olanlar da vardı. Mekke’dekilerin çoğu, putlara tapıyordu. Bütün dünya da, zulmet ve dalalet içinde idi. Araplar fende geri iseler de, edebiyata çok ehemmiyet veriyorlardı. İçlerinde, kuvvetli hatipler ve şairleri vardı. Şiir söylemekle iftihar eder, övünürlerdi. Arap lisanının kemale gelmesi, Allah tarafından bir kitap indirileceğine bir işaret idi.”
Sual: Değişik ırk ve dinden olan insanları, bir arada tutmak beraber yaşamalarını temin etmek mümkün müdür?
Cevap: İnsanlık tarihinin başından itibaren, değişik zamanlarda, çeşitli kavimlere mensup olan insanları, bir arada tutmak mümkün olmuştur. Çünkü tarihin her devrinde, türlü kanı taşıyan, türlü dil konuşan, başka başka âdet ve ananelere bağlı olan milyonlarca insanın, aralarındaki farkları bırakarak, bir inanç veya fikir etrafında toplanıp, birer imparatorluk kurduklarını görüyoruz.
Böyle kurulan imparatorluk veya devletlerin en büyüğüne, en güzeline Orta Çağ'da rastlıyoruz. Hiç bozulmamış, değiştirilmemiş biricik din olan İslam dininin güzel ahlakı ile bezenmiş, birbirlerini seven, yardımlaşan, çeşitli ırklardan, büyük insan topluluklarının, birleştiklerini biliyoruz. Bu topluluğu ayakta tutan temel, Allahü teâlânın emrettiği çalışkanlık, adalet, iyilik, saygı gibi din esasları idi. Osmanlı Türklerini, Sakarya kenarından, kısa bir zamanda, Viyana kapılarına götüren kuvvet, Sultan Osman Beyin ve çocuklarının sımsıkı sarıldıkları İslam dininin, ruhu ve bedeni tekamül ettiren, geliştiren ışıklı yolu idi. Çünkü, İslamiyette Müslümanlar birbirinin kardeşidir.
Hıristiyan Avrupanın tek kalesi Fransa kapılarını zorlamaya giden Attila idaresindeki Turan Hunları, herhangi bir hak dine mensup olsalardı ve oralara bu hak dinin ahlakını, ruhunu götürmüş olsalardı, Hazret-i Ömer'in ordusundaki adalete, şefkate hayran olup, seve seve Müslüman olan Şam Hıristiyanları gibi, papazların baskısından, kralların işkencesinden usanmış olan Batı Hıristiyanları da, onlara kucaklarını açmaz mı idi ve bugünkü Avrupa'nın din çehresi ne olurdu?
Emeviler, İslam dinini, İspanya'dan, Avrupaya soktu. Fas, Kurtuba ve Gırnata üniversitelerini kurup, Batı'ya ilim ve fen ışıklarını saldı. Hıristiyanlık âlemini uyandırıp, bugünkü müsbet ilerlemenin temelini koydu. Dünya yüzündeki ilk üniversitenin, Fas'ın Fez şehrinde bulunan Kureviyyin Üniversitesi olduğu bütün ansiklopedilerde yazılıdır. Bu üniversite m. 859 yılında kurulmuştur.
Sual: Bazı tarih kitapları ilk insanların vahşi olduğunu, hiçbir şey bilmediklerini yazmaktadır gerçekten bunların aslı var mıdır?
Cevap: Allahü teâlâ Cenneti ve Cehennemi yaratmış, her ikisini de, cin ve insan ile dolduracağını haber vermiştir. Bunun için, ilk insan olan Âdem aleyhisselamdan beri, her zaman, yeryüzünde imanlılar ve dinsizler bulunmuş ve birbirleri ile atışmış, çarpışmıştır. Dinsizler, Allah'tan başka şeylere tapınmış, imanlılar ise, Allahü teâlânın gönderdiği Peygamberlere ve kitaplara tabi olmuştur.
İlk insanlar, bazı tarihçilerin zannettiği gibi ve İslam dinine inanmayanların uydurduğu, filmlerde görüldüğü gibi, ilimsiz, fensiz, görgüsüz, çıplak, vahşi kimseler değildi. Evet bugün, Asya, Afrika çöllerinde ve Amerika ormanlarında Tunç Çağı'ndekilere benzeyen vahşiler yaşadığı gibi, ilk insanlarda da bilgisiz, basit yaşayanlar vardı. Fakat, bundan dolayı, ne bugünkü, ne de ilk insanların hepsi için, vahşidir, hiçbir şey bilmezlerdi denilemez.
Âdem aleyhisselâm ve ona iman edenler şehirlerde yaşardı. Okumak, yazmak bilirdi. Demircilik, iplik yapmak, kumaş dokumak, çiftçilik, ekmek yapmak gibi sanatları vardı. Âdem aleyhisselâmın boyu ve ömrü kesin olarak bildirilmedi. Bir rivayette, bin sene yaşayıp, beş yüz yaşında iken Peygamber oldu. Allahü teâlâ, kendisine on kitap gönderdi. Cebrâîl aleyhisselâm, kendisine oniki kerre gelmişti.
Bu kitaplarda, iman edilecek şeyler, çeşitli dillerde lügatler, sözlükler, her gün bir vakit namaz kılmak ki, bunun sabah namazı olduğu ibni Âbidînde yazılıdır, gusül abdesti almak, oruç tutmak, leş, kan, domuz yememek, birçok sanatlar, tıp, ilaçlar, hesap, hendese yani geometri gibi şeyler bildirilmişti. Altın üzerine para dahi basmış, maden ocakları işletilip aletler yapılmıştı.
Nûh aleyhisselâmın gemisinin, ateş yanarak, kazanı kaynayarak hareket etdiğini, Kur’ân-ı kerim açıkça bildiriyor. Bazı tarihçiler, hiçbir vesika ve incelemeye dayanmadan, yalnız dinleri inkâr etmek, Peygamberleri küçültmek maksadı ile, ilk insanlar vahşi idi, bir şey bilmezdi diyerek, Âdem, Şît ve İdrîs aleyhimüsselâm gibi Peygamberlerin birer masal, birer hurafe olduğunu göstermek, böylece Müslüman evlatlarını dinsiz, imansız yetiştirmek istiyorlar.
Sual: İnsanların, Allahü tealanın emir ve yasaklarını dinlememesi, bunlardan uzaklaşması, bunların felaketi mi olmuştur?
Cevap: Bu konuda Kâmûs-ül-a'lâmda deniyor ki:
“Endülüs Sultanı Üçüncü Abdurrahman, memleketini genişletti, kuvvetlendirdi. Fas'ta hükûmet süren İdrîsîleri, Fâtımîlere karşı destekledi. Bunları hükmü altına aldı. Mükemmel donanma da yaptı. Kendisi ve adamları ilim ve edeb sahibi idiler. Âlimlere ve ilme çok kıymet verirdi. Bunun için, Endülüs'te ilim ve fen çok ilerledi. Sarayı ve devlet daireleri birer ilim kaynağı oldu. Her memleketten ilim öğrenmek için Kurtuba'ya akın akın toplandılar.
Kurtuba'da büyük ve mükemmel bir tıp fakültesi kurdu. Avrupa'da ilk yapılan tıp fakültesi budur. Avrupa kralları ve devlet adamları, tedavi için Kurtuba'ya gelir, gördükleri medeniyete, güzel ahlaka, misafirperverliğe hayran kalırlardı. Altıyüzbin kitap bulunan bir kütüphane de yaptırdı. Kurtuba'dan üç saatlik mesafedeki Vâdi-yül-kebîr kenarında, Ezzehra isminde pek büyük ve ince sanatlarla dolu bir saray ile mükemmel bahçeler ve büyük bir cami yaptırdı. Kurtuba'da çok sayıda derin âlimler yetişti. Endülüs'teki Benî Ümeyye halifelerinin sekizincisi olan Abdürrahman-ı sâlis, elli sene adalet ile hüküm sürüp, m. 961 senesinde yetmiş iki yaşında vefat etti.”
Fakat sonra, İslam ahlakını, Allahü teâlânın emirlerini bıraktıklarından, hatta Ehl-i sünnet itikadını bozarak, İslamiyeti içeriden yıkmak alçaklığı başladığından, Pirene dağlarını aşamadılar. m. 1031'de Ümeyye devleti çöktü. Bunlardan sonra Endülüs'e, önce Mülessimîn veya Murâbitîn denilen devlet, bundan sonra da, Muvahhidîn devleti hâkim oldu. Fakat İspanyollar, m. 1492 de, Gırnata şehrini de alıp Müslümanları öldürdüler.
Sözde Müslüman olup da, Allahü teâlânın emirlerine uymamanın cezasını buldular. İspanya faciası olmasaydı, felsefeci İbnürrüşd'ün ve İbni Hazm'ın bozuk fikirleri, belki din ve iman hâlini alıp dünyaya yayılacak, bugünkü hazin levha, yüzlerce sene önce meydana çıkacaktı.
Sual: Müslüman olmadıkları hâlde, hakiki Müslümanları görüp, İslamiyeti araştıranlar, İslamiyet ve Müslümanlar hakkında olumlu şeyler söylemiş veya yazmışlar mıdır?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İtalyan asıllı Fransız devlet adamı Henri A. Ubicini, senelerce Türkiye'de kalmış olup, 1851'de Paris'te yayınlanan La Turquie Actuelle-Bugünkü Türkiye eserinde, İslam dini hakkında şöyle demektedir:
“İslam dini, insanlara şefkat ve idrak emreder. Avrupa'nın dinsiz diye sinesinden attığı bahtsız insanlar, padişahın misafiri oldular ve Müslüman Türk dünyasında, vatanlarında mahrum oldukları, hürriyet ve emniyet içinde yaşadılar. Bütün din mensupları, burada aynı adaleti ve şefkati gördüler. Türklere ve Müslümanlara barbar diyen Avrupalı, onlardan misafirperverlik ve insanlık dersi aldı. Onaltıncı asırda yaşamış olan bir yazar; 'Ne gariptir, ben İslam memleketlerini gezdim. Barbar dediğimiz Müslümanların şehirlerinde ne kaba kuvvet, ne de cinayet gördüm. Herkesin hakkına saygı gösteriyorlar. Gariplere yardımcı oluyorlar. Büyük küçük, Hıristiyan, Yahudi veya Müslüman, hatta imansız, müşrik olsun, aynı adaleti ve merhameti buluyor' demektedir. Ben de ona katılıyorum.”
Ubicini kitabının başka bir yerinde şunları yazmaktadır:
“İstanbul'da, Müslümanların oturduğu İstanbul kısmında senede ancak bir, iki polis vakası meydana gelmektedir. Hâlbuki, Hıristiyanların oturduğu Pera, Beyoğlu kısmında, her gün yüzlerce hırsızlık, dolandırıcılık ve cinayet vakaları zuhur etmekte, insanlar birbirini dolandırmakta, birbirini öldürmekte ve burası Avrupa'nın büyük şehirleri gibi, bir batakhane şekline girmektedir. İstanbul kısmında yüz binlerce Müslüman sulh ve sükûnet içinde namusu ile yaşarken, Pera'da bulunan tahminen 30.000 Hıristiyan, bütün dünyaya bir namussuzluk, iffetsizlik ve serserilik nümunesi olmaktadır. Pera için İtalyanlar; 'Pera, dei sulirati il nido-Pera, serseriler yatağı' adlı bir şarkı yapmışlar ve bu şarkı oradakilerin ağzından düşmez olmuştur.”
Sual: Bazı dinde reformcular; “Avrupa kıtası küçük ve çok kalabalık ve toprağı fakir olduğundan Avrupalılar yaşayabilmek için, tabiatla çarpışmaya, fen ve sanatta ilerlemeye mecbur oldu. Muhtaç olan Avrupalıların birbiri ile dövüşmesi de, buna sebep oldu. Afrika''da sıcak havalar insanları gevşetti. Ekvator ormanlarındaki bol ve çeşitli meyveler tembelliğe sebep oldu. Asya''da, Afrika''nın kızgın çölleri ve Avrupa''nın buzlu dağları olmadığı için, Asyalılar rahat yaşadılar. Hayatı kazanmak için kolay çalıştılar. Asya kıtası medeniyetin beşiği oldu. Demek ki, şarklı, doğulu bir millet de çalışabilir, yükselebilir. Osmanlıların geri kalmasını, şarklı olmasında, iklimde aramamalıdır. Dinde, kaza ve kader anlayışında aramalıdır” diyorlar. Bunun gerçeklik payı var mıdır?
Cevap: Osmanlıların kaza ve kaderi yanlış anladıklarını, insanların kendilerine kıymet vermeyip, hadiselere teslim olduklarını bir an için kabul etsek bile, çöküntüyü meydana getiren sebepler başkadır. Bunu kısaca şöyle açıklayalım:
Müslümanların hadiselere, olaylara teslim olmasını hoş görmeyenler, gözlerini açar açmaz, milletin bu hâlinden istifade ederek, onları aldatmaya, mevki ve menfaat kapışmaya koyuldular. Onlar memleketin yükselmesi için çalışsalardı, itaate ve teslimiyete alışmış diyerek kötüledikleri bu millet, onlara da teslim olur, itaat eder ve yükselmekte güçlük çekilmezdi. Görülüyor ki, kabahat millette değil, milleti doğru yola sürüklemeyen, koltuk sahibi reformistlerdedir.
Milletin uyanması elbette lazımdır. Fakat, koca bir millet, hep birden, birdenbire uyanamaz ya. Önce uyananlar, iyi yolda çalışmadılar. Yalnız kendilerini düşündüler. Kötülüklere alet oldular. Geri kalanlar uyanmadan, biz kendi keyfimize, kendi kazancımıza bakalım dediler. Bizden sonra ne olursa olsun, yeter ki, post, makam elden gitmesin diyerek sandalyelerini, koltuklarını sağlamlaştırmak için, milletin gözünün kapalı kalmasına, uyumasına çalıştılar. Milletin uyanmasına, yükselmesine mâni bir iken iki oldu.
Halk, gaflet uykusundan uyanmaya mı, yoksa açıkgözlerin uyutmasından kurtulmaya mı çalışacağını şaşırdı! Osmanlıların çökmesine, eskiden kalma uyuyanlar değil, yeni türeyen yobazlar, dinde reformcular sebep oldu!















