Sual: Bazı kimseler, gökten ağır, zehirden acı olan nedir diye sorular sorarak, karşısındakini mahcup etmek istemektedirler. Gerçekten böyle sorular sorulmuş mu ve bunların cevapları var mıdır?
CEVAP
Bu tip sorular, hazret-i Ali’ye de sorulmuş. Hatta hazret-i Ali'ye daha fazlası da sorularak; “Gökten ağır, yerden geniş, denizden engin, ateşten sıcak, taştan katı, zemherirden soğuk ve zehirden acı olan nedir” diye sorulmuş. Hazret-i Ali de cevaben;
“Gökten ağır olan, temiz bir kimseye iftira etmektir. Yerden geniş olan; Hak, doğru olan şeydir. Denizden engin olan, kanaat eden kalptir. Ateşten sıcak olan, zulüm eden sultandır. Taştan katı olan, münafığın kalbidir. Zemherirden soğuk olan; levm eden, kınayan kimseye ihtiyacını arz etmektir. Zehirden acı olan da, sabır etmektir” buyurmuşlardır.
Sual: Hafızı dinlemek ve kitabı da okumak için kiralamak uygun olur mu?
CEVAP
Bu konuda Hülâsada deniyor ki: “Dinlemek için hafızı ve okumak için kitabı kiralamak caiz değildir.” Kur’ân-ı kerim öğreten hocaya hediye vermek lazımdır.
Sual: Sevgi, muhabbet için veya yapılan büyüleri çözmek için de olsa büyü yapmak veya yaptırmak yine günah olur mu?
Cevap: Konu ile ilgili olarak İbni Âbidînde deniyor ki:
“Öğrenmesi haram olan bilgilerden biri sihir, büyü ve kehanettir. Sihir, ilme, fenne uymayan gizli sebepler kullanarak, garip işler yapmayı sağlayan ilimdir. Sihri öğrenmek de, öğretmek de haramdır. Müslümanları zarardan korumak için ve hayırlı işler yapmak için öğrenmek de haramdır.
Demek ki, yapılmış büyüyü çözüp yok etmek, karı, koca arasında muhabbet, sevgi hasıl etmek ve harpte düşmanı mağlup etmek gibi faydalı işler için de sihir yapmak büyük günahtır. Hayırlı iş yapmak için, bu büyük günahı işlemenin caiz olmayacağı Hadîkada yazılıdır.
Zevcin zevcesini sevmesi için Tivele denilen sihri yapmak, hadîs-i şerif ile nehiy edilmiş, yasaklanmıştır. Bunun haram olduğu Hâniye fetvasında da yazılıdır. Sihirde âyetlerden, dualardan başka şeyler yazılıdır. Sihirbazın ve zındıkın tevbeleri kabul edilmez. Ben her istediğimi yaparım şeklinde küfre sebep olan itikadı olmasa dahi, fitne ve fesada çalıştığı için, sahirin, büyücünün hakim tarafından cezalandırılması lazımdır. Sihirde imanı gideren bir şey de yaparsa, kafir olur.
Kehanet, ileride olacak şeyleri haber vermektir. Arraf, falcı demektir. Çalınan şeylerin yerlerini, çalanları ve sihir yapanları haber verir. Tecrübe ile, hesap ile değil, tahmin ile, zan ile konuşurlar. Yahut cinden öğreniyoruz derler.”
Sual: Bir kimse, ben kaybolanları, çalınanları bilirim dese, bu kimsenin imanına bir zarar gelir mi?
Cevap: Bir kimse; “Ben çalınanları ve kaybolanları bilirim” dese, bunu söyleyen ve buna inanan kâfir olur. Bana cin haber veriyor dese, yine kâfir olur. Peygamberler ve cinniler dahi gaybı bilmezler. Gaybı, ancak Allahü teâlâ bilir ve bir de Onun bildirdikleri bilir.
Sual: Ruhun ve nefsin gıdasının, lezzetlerinin farklı, birbirine zıt olduğu kitaplarda bildirilmektedir. Buna rağmen ruh nasıl oluyor da nefsin gıdasını kendi gıdası zannedebilir?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Mektûbât kitabının 99. mektubunda buyuruluyor ki:
“Ruh ile ceset, her bakımdan, birbirinin aksi, zıddı olduğundan, bunların bir arada kalabilmesi için, Allahü teâlâ, ruhu nefse âşık etti. Bu sevgi, bunların bir arada kalmasına sebep oldu. Kur’ân-ı kerim, bu hâli bize haber veriyor. Vettîn suresinin bir âyetinde mealen;
(Biz insanın ruhunu, güzel bir surette yaratıp, sonra en aşağı dereceye indirdik) buyuruldu. Ruhun bu dereceye düşürülmesi ve bu aşka tutulması, kötülemeye benzeyen bir metih, övgüdür. İşte ruh, nefse karşı olan bu aşkı, sevgisi sebebi ile, kendini nefis âlemine attı ve nefse tabi, esir oldu. Hatta, kendinden geçti, kendisini unuttu, nefs-i emmare hâlini aldı. Ruh, her şeyden daha latif, maddenin en hafifi olan hidrojen gazından, hatta bir elektrondan da daha hafif olduğundan, madde bile olmadığından, her ne ile birleşirse onun hâline, şekline ve rengine girer. Kendini unuttuğu için, evvela kendi âleminde, derecesinde iken, Allahü teâlâya olan bilgisini de unuttu, cahil ve gafil oldu. Nefis gibi cehalet karanlığı ile karardı. Allahü teâlâ, çok merhametli olduğu, acıdığı için, Peygamberler gönderip, bu büyükler vasıtası ile ruhu kendine çağırdı ve sevgilisi olan nefse uymamasını, nefsi dinlememesini ona emretti. Ruh bu emri dinleyip, nefse uymaz, ondan yüz çevirir ise, felaketten kurtulur. Yok eğer, başını kaldırmaz, nefisle beraber kalmak, bu dünyadan ayrılmamak isterse, yolunu şaşırır, saadetten uzaklaşır.
İşte ruh, bu hâlde kaldıkça, nefsin gafleti, cahilliği, ruhun da gafleti, cehaleti olur. Yok eğer, ruh, nefisten yüz çevirir, ondan soğur, onun yerine Allahü teâlâyı severse ve kendi gibi, bir mahluku sevmekten kurtulup, sonsuz var olana âşık olup, bu aşk ile kendinden geçerse, zahirin, yani nefsin gafleti, cehaleti, batına, yani ruha sirayet etmez. O, Allahü teâlâyı bir an unutmaz. Nefsin gafleti, ona nasıl tesir etsin ki, o nefisten, tamamen ayrılmıştır. İşte bu vakit, zahir gaflette iken, batın âgâhtır, uyanıktır. Her an Rabbi iledir.”
Sual: Ruh nasıl ve ne şekilde bir varlıktır, yaratılanlardan nelere benzemektedir?
Cevap: Kalp ve ruha, eski Yunan felsefecileri ve bunların taklitçileri, Nefs-i nâtıka, kısaca nefis demişlerdir. Halbuki, tasavvuf ve ahlak bilgilerinin mütehassısı olan İmâm-ı Rabbânî hazretleri, nefsin, kalbin ve ruhun birbirinden farklı varlıklar olduklarını ve Nefs-i nâtıka, nefsin ismi olduğunu bildirmektedir. İsrâ sûresinin 85. âyetinde meâlen;
(Sana ruhtan soruyorlar. 'Ruh, Rabbimin yarattığı varlıklardan biridir' diye cevap ver) buyuruldu.
Bu âyet-i kerime, ruhun ne olduğunu anlatmayı menetmektedir. Bunun içindir ki, İslâm âlimleri, ruhun ne olduğunu konuşmaktan sakınmışlardır. Fakat, Kur’ân-ı kerimden anlaşılıyor ki, ruhun yalnız hakikatini, ne olduğunu konuşmak yasaktır. Yoksa hassalarını, özelliklerini anlatmak yasak değildir. Bunun için, âlimlerin çoğu, talebeye ve sual edenlere, kalbin ve ruhun cisim olmadıklarını, bir Cevher-i basît olduklarını söylediler. Aklın erdiği bilgileri anlayan, his organlarından beyne gelen duyguları alan, bedendeki bütün kuvvetleri, hareketleri idare eden, kullanan hep bu ikisidir. Tasavvuf büyükleri, kelam âlimleri böyle söylemişlerdir.
Sual: İnsan ölünce, ruhu ne olur, bir yere gider mi yoksa yok mu olur?
Cevap: İnsan ölünce, ceset çürüyünce, kalp ve ruh yok olmaz. Ölmek, bunların bedenden ayrılması demektir. Bedenden ayrılınca, mücerred yani maddi olmayan âleme karışırlar. Kıyamete kadar yok olmaz. Din âlimleri, felsefeciler ve mutaassıp olmayan fen adamları böyle söylemiştir. Tabiatçılardan az bir kısmı, bu söz birliğinden ayrılmış, doğru yoldan kaymıştır. Bunlar, insanı, çöldeki otlara benzettiler. İnsan ot gibi biter, büyür, yok olur, ruhu kalmaz dediler. Böyle söyledikleri için Haşhaşîler, yani Otçular adı ile anıldılar. Din âlimleri ve felsefeciler, bu otçuların düşüncelerini çeşitli delillerle reddettiler.
Sual: Kendi aklını ölçü alıp, tasavvuf âlimlerinin, ruh âleminden keşif yoluyla anlayıp bildirdiklerini, akla uygun değildir diye kabul etmemek, akla da ilme de uygun olur mu?
Cevap: Bu konuda Şihâbüddîn-i Sühreverdî hazretleri buyuruyor ki:
“Milyonlarca yıldızın bir araya gelip bir sistem kurduğunu ve her sistemin boşlukta bozulmadan hareket ettiğini söyleyen astronomi adamlarının sözlerine, görmeden inanıldığı gibi, tasavvufçuların keşfettikleri, bildirdikleri âlem-i misâl ve ruh âlemine de inanmak lazım gelir.”
İnkâr edenlere değil, haber verenlere inanmak doğru olur. Aklı olan, fen bilgisinden haberi olan, Allahü teâlânın varlığını ve birliğini hemen anlar ve ispat eder. Ahirete inanmak, böyle değildir. Buna, Allahü teâlâ haber verdiği için inanılır. Halbuki, akla uyan kimsenin, kendisi bu ruh âlemine ve sırlarına kavuşamasa, bilemese de, bunu, hiç olmazsa, olmayacak şey değildir diyerek, reddetmemesi lazımdır. Nitekim, akla uyanların önderlerinden olan İbni Sînâ;
“Olamayacağı ispat edilemeyen bir şeye, olamaz dememelidir. Çünkü, ispat etmeden olamaz demek, anlamadığına inanmamak gibi, ayıp ve kusurdur” demiştir.
Sual: İnsan öldüğü zaman, bedeni toprağa gömülüyor ve zamanla çürüyüp yok oluyor. Dünya gözü ile gördüğümüz ve gözlemlediğimiz budur. Peki insanın ruhu da bedeni gibi böyle yok mu oluyor?
Cevap: İnsan ölünce, ceset, beden, çürüyünce, kalp ve ruh yok olmaz. Ölmek, kalbin ve ruhun bedenden ayrılması demektir. Ruh, bedenden ayrılınca, maddi olmayan âleme karışır ve kıyamete kadar yok olmaz.
Allahü teâlâ, bugün bilinen 105 elementi yaratmış, bunlardan her birine başka başka hassalar, özellikler vermiştir. Her element atomlardan yapılmış, her atomu, bir mikro-dinamo gibi, büyük bir enerji deposu yapmıştır. Atomların birbirleri ile birleşmesinden molekülleri veya iyon şebekelerini, böylece organik ve anorganik mürekkep, bileşik cisimleri, hücreleri, çeşitli dokuları ve sistemleri yaratmıştır. Bunların her birinde, akıllara hayret veren, incelikler, kanunlar, düzenler vardır. Ancak mikroskopla görülebilen bir hücre, çeşitli atölyeleri bulunan muazzam bir fabrika gibidir. İnsan aklı, bugüne kadar, bu fabrikanın ancak birkaç makinesini görebilmiştir. İnsandaki milyonlarca hücrenin çalışabilmesi, gerek insanda, gerekse dış âlemde binlerce, uygun şartların bulunmasına bağlıdır. Bu binlerle şart ve nizamdan biri bozulursa, insanın bedeni çalışamaz, durur. O büyük kadir, âlim olan Allahü teâlâ, bu nihayetsiz nizamı yaratarak, beden makinesini otomatik olarak çalıştırmaktadır. Kalp ve ruh, bu makinenin elektrik kuvveti gibidir. Bir motorda ufak bir arıza olunca, cereyan kesildiği gibi, insan vücudunun iç ve dışındaki yapı ve düzenlerde hasıl olacak bir arıza da, kalbin ve ruhun bedenden ayrılmasına sebep olur ve insan ölür.
Dünyada hiçbir makine, hiçbir motor nihayetsiz çalışamıyor. Aşınarak, yıpranarak, çürüğe ayrılıyor. Bu, bir umumi kanundur. Vücut makinesi de yıpranıyor, çürüyor. İnsan kabirde çürüyünce, hiçbir zerresi, hiçbir elementi yok olmuyor.
Çürümek, bedeni meydana getiren organik moleküllerin anaerobik mikroplar ve toprak tesiri ile parçalanarak, karbon dioksit, amonyak, su gibi ufak moleküllere ve serbest azota kadar ayrılması demektir. Bu parçalanma, fizik ve kimya hadiseleridir. Fizik ve kimya reaksiyonlarında maddenin yok olmadığı bugün kesin olarak bilinmektedir.
Sual: Herhangi bir sebepten dolayı, bir başka mezhebi taklid eden kimse, kendi mezhebinden çıkmış mı oluyor?
Cevap: Bir işi, bir ibadeti yaparken başka bir mezhebi taklit eden kimse, kendi mezhebinden çıkmış olmaz. Mezhep değiştirmiş olmaz. Yalnız o işi yaparken diğer mezhebin şartlarına riayet etmesi lazımdır.
Sual: Mezhep imamı diye kime denir, Peygamberimizi gören ilk Müslümanlar kimin mezhebinde idi?
Cevap: Mezhep imamı demek, Peygamber efendimizin Kur’an-ı kerimden çıkardığı manaları, bilgileri, Eshab-ı kiramdan işiterek toplayan, kitaplara geçiren büyük âlim demektir. Resulullah efendimizin, Kur’an-ı kerimin hepsini Eshabına tefsir ettiği, açıkladığı, Hadîkada yazmaktadır. Resulullah efendimizin Kur’an-ı kerime verdiği manaları, açıklamalarını anlamak isteyen, bir mezhep imamının kitaplarını okur, bunlara uyar. Bu kitapları okuyup, bunlara uyan kimse, o mezhepten olur. Bu ise, Resulullah efendimize ve Kur’an-ı kerime uymak demektir. Eshab-ı kiram, Resulullah efendimizden işittiklerine uyardı. Kendi talebelerinden birine uymaya, yani dört mezhepten birinde olmalarına lüzum yoktu. Onların her biri bütün bilgileri asıl kaynağından alıyordu. Birbirlerine sorarak da öğreniyorlardı. Hepsi, mezhep imamlarından daha çok âlim, daha yüksek müctehid ve mezhep sahibi idiler.
Sual: Zamanımızda İslâmiyeti bozmak, yok etmek isteyenler, önceki asırlara göre daha da çoğalmıştır. Böyle din düşmanlarının çalışması, İslâmiyeti yok edebilir mi?
Cevap: Din bilgilerinin kıyamete kadar bozulmadan devam edeceğini, hem Kur'ân-ı kerim, hem de hadis-i şerifler, haber veriyor. Nitekim Hicr suresinin 9. âyet-i kerimesinde mealen;
(Bu Kur'ânı, sana ben indirdim. Onu elbette ben koruyacağım) buyuruldu. Yani, kâfirler, Onu değiştiremeyecek ve asla Onun nurunu söndüremeyeceklerdir buyuruldu. Hak, doğru yol üzere olan bir cemaat, kıyamete kadar devam edecektir. Resûlullah efendimiz buyurdu ki:
(Ümmetimden, hak üzere olan, doğru yolda yürüyen, her zaman bulunacaktır. Bunlara karşı duranlar, bunlara zarar yapamaz. Bunlar, Allahü teâlânın takdir ettiği saate kadar, işlerini yapacaktır.)
Her yüz senede bir, bu dini kuvvetlendiren âlimler yaratılacaktır. Yetmişiki fırka meydana çıktı, itikadı bozulanlar çoğaldı. Ehl-i sünnet de, cahiller, fasıklar da çoktur. Fakat, hak üzere olan da vardır. Din, ilk asırda olduğu gibi, safiyetini muhafaza etmektedir. Mişkât-ül-mesâbîhde Sevbân hazretlerinin haber verdiği hadis-i şerifte;
(Bir zaman gelecek, ümmetimden bir kısmı müşriklere katılacak. Onlar gibi, putlara tapacak. Yalancılar çıkacak. Kendilerini Peygamber sanacaklar. Halbuki, ben Peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra Peygamber gelmeyecektir. Ümmetim arasında, doğru yolda olanlar, her zaman bulunacaktır. Onlara karşı olanlar Allahın emri gelinceye kadar, onlara zarar yapamayacaktır) buyuruldu.
Bu hadis-i şerif gösteriyor ki, dinde reformcular, zındıklar, bu dini, kıyamete kadar, hiçbir zaman bozamayacaklardır. Dünyanın her yerindeki kütüphanelerde bulunan İslâm kitapları arasında bozuk, yıkıcı, bölücü olanları pek çok ve her gün çoğalmakta ise de, bunlar arasında doğru olanları da vardır. Bunlar hiçbir zaman yok olmayacak ve hiçbir kimse yok edemeyecektir. Bunlar, Allahü teâlânın hıfzı, koruması ve emanı altındadırlar. Bu kitapları arayıp, bulup, okuyup saadete kavuşanlara müjdeler olsun.
Sual: İnananlar ve inkâr edenler arasındaki mücadele asırlardır devam etmektedir. Peki böyle bir durumda doğru olan din bilgilerine nasıl ulaşılacaktır?
Cevap: İslam dininin inançlarını, emirlerini ve yasaklarını doğru olarak bildiren binlerle kıymetli kitap yazılmış, bunların çoğu yabancı dillere çevrilerek, her memlekete yayılmıştır. Bu doğru kitapları yazan İslam âlimlerine Ehl-i sünnet âlimi denir. Buna karşılık, yalnız kendi zevklerini düşünen, kısa görüşlü kimseler ve mevki ile, para ile, İngilizlere satılmış olan ahmaklar, her zaman, İslam’ın faydalı, feyizli ve ışıklı yoluna saldırmış, Ehl-i sünnet âlimlerini lekelemeye, İslam dinini değiştirmeye, Müslümanları aldatmaya uğraşmışlardır. Müslümanlar ile dinsizler arasındaki bu mücadele her asırda olmuş ve kıyamete kadar da olacaktır. Cenâb-ı Hak, böyle olmasını ezelde irade buyurmuştur.
Ehl-i sünnet alimleri, bütün bilgilerini Eshâb-ı kirâmdan öğrendiler. Eshâb-ı kirâm da, Resulullah efendimizden aldılar. Eshâb-ı kirâm, İslamiyet’i bildirmek için, uzak memleketlere dağıldılar. Bunun için, kitap yazmaya vakit bulamadılar. İki yüz seneden sonra gelen âlimler arasında, din bilgilerine kendi görüşlerini, zamanlarındaki fen bilgilerini ve eski filozofların sözlerini karıştıranlar oldu. Böylece, yetmiş iki bozuk, bidat fırkası meydana geldi. Bidat fırkalarının zuhur etmesinde Yahudilerin ve İngilizlerin çok tesiri oldu.
Hangi fırkadan olursa olsun, nefsine uyan ve kalbi bozuk olan Cehenneme gidecektir. Her mümin, nefsini tezkiye için, yani nefsin yaratılışındaki küfrü ve günahları temizlemek için, her zaman çokça Lâ ilâhe illallah ve kalbini tasfiye, yani nefisten ve şeytandan ve kötü arkadaşlardan ve zararlı bozuk kitaplardan gelmiş olan küfürden ve günahlardan kurtulmak için Estağfirullah okumalıdır. İslamiyet’in hükümlerine uyanın duaları muhakkak kabul olur. Namaz kılmayanın, avret yeri açık olanların ve bunlara bakanların ve haram yiyip içenlerin İslamiyet’in hükümlerine uymadığı anlaşılır. Bunların duası kabul olmaz.
Sual: Müslümanlar, iman bilgilerinde ve diğer dinî konularda şüpheye düşerse nasıl hareket etmelidir ve böyle bir duruma düşmemek için ne yapmalıdırlar?
Cevap: Dinimizin bildirdiği bir şeyde şüpheye düşen kimse, "Allahü teâlâ ve Onun Peygamberi, bu şey ile neyi bildirmek istemiş ise, öylece iman ettim, inandım" demelidir. Hemen, şüphesini giderecek bir din âlimi aramalıdır. İlmine ve dine bağlılığına güvenilir, zeki, ârif, haramlardan kaçınan, din bilgilerinin inceliklerini bilen, müşkilleri çözebilen bir zatı arar, bulur. Bundan aldığı cevap, şüphesini giderince, artık öylece iman eder. Böyle bir zâtı aramak farzdır. Tesadüfe bırakmayıp, hemen aramalıdır. Bulamazsa veya bulup da, şüpeden kurtulamazsa, "Allahü teâlânın ve Resulünün dilediği gibi inandım" demeli ve şüphesinin giderilmesi için, Allahü teâlâya dua etmeli, yalvarmalıdır. İşte, bunun için, her şehirde, müşkilleri çözebilen bir zâtın bulundurulması farz-ı kifâyedir. Felsefecilerin iftirâlarını, fen ve felsefe bilgileri ile karşılayabilen, fen adamı geçinenlerin itirazlarını, fennî metotlara dayanarak çözebilen, kâfirlerin yanlış sözlerini, dinlerindeki bozuk yerleri isbat ederek, reddedebilen, doğru yoldan ayrılmış olanların, fitne ve fesat ateşlerini söndürebilen, dünya tarihini iyi anlamış, matematik bilgisi kuvvetli ve İslam bilgilerinin derinliklerine ermiş bir din âlimi bulundurmak lazımdır. Vaktiyle İslam devletleri böyle âlim yetişdiriyordu. Böyle bir din âlimi bulunmazsa, İslamiyet, din cahillerinin elinde oyuncak olur. İstedikleri gibi din kitapları yazar, gençlerin dinsiz yetişmesine sebep olurlar. Bir memlekette, İslamiyetin yerleşmesi için, her şeyden önce, hakiki din âlimi yetiştirmek lazımdır. Din âlimi bulunmazsa, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını yaymaya çalışmalıdır. Bu kitaplar bulunmazsa, din cahilleri, din adamı şekline girip, kitap yazarak, konferanslar, dersler vererek milletin dinini, imanını çalarlar.
Sual: Hanımların, insan veya hayvan kıllarından yahut naylondan imal edilmiş perukları kullanmaları dinen mahzurlu olur mu?
Cevap: Kadının, insan saçını, kendi saçı arasına örerek birleştirmeyip de, kendi saçına iplikle, bez şeritle bağlamasının ve hayvan kılları eklemesinin haram olmadığı, İbni Âbidîn, Hadîka ve Fetâvâ-i kübrâda yazılıdır. İnsan ve hayvan kılından, naylon gibi ipliklerden yapılmış olan, peruk denilen takma saçları ve kirpikleri kullanmak caiz olduğu anlaşılıyor ise de, ihtiyaç ile ziyneti birbirine karıştırmamalıdır. İhtiyaç için caiz olan şeyi, süs, gösteriş için takmak caiz değildir. Erkekler arasında başını açmak zarureti olduğu zaman, kadının başını ve kendi saçlarını peruk takarak örtmesi caiz ve lazım olur. Zaruret olunca, avret yerlerini mümkün olan her şeyle örtmek lazımdır. Günahı yalnız saçını vermiş olana ve bakanadır. İnsanın saçını ve herhangi bir organı satması haramdır. Peruk takarak sokağa çıkmak, zaruret olmadan caiz değildir. Çünkü kadınların yabancılara süslenmeleri haramdır.
Sual: Sünneti uygun okunan ezanı beğenmeyenin, alay edenin, imanı gider mi?
Cevap: Sünnete uygun olarak okunan ezan ile alay eden, beğenmeyen, söz ve hareket ile hakaret edenin imanı gider.
Sual: Doğum zamanı yaklaşmış hamile bir kadın vefat ederse, bu kadının karnı yarılıp çocuğu almanın mahzuru olur mu?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Eşbâhda deniyor ki:
“Çocuğun yaşayacağı ümit edildiği zaman, çocuğu anasının karnından çıkarmak için, ölmüş olan anasının karnını yarmak caiz olur. İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe hazretleri, bu sebeple, bir kadının karnının yarılmasını emretmiş, kurtarılan çocuk, çok yaşamıştır.”
Sual: Bir malı satın almak için vekil olan kimse, o malı kendisi için satın alabilir mi?
Cevap: Belli bir malı satın almaya vekil olan kimse, o malı kendisi için satın alamaz. Kendim için aldım dese bile, sahibinin olur. Sahibi yanında iken, kendisi için aldığı mal, vekilin olur.
Sual: Namazda, göğsü kıbleden çevirmek, namazı bozar mı?
Cevap: Özürsüz, göğsü kıbleden çevirmek, namazı hemen bozar.
Sual: Zamanımızda çok kimse, "dinini Kur’ândan öğren" diye yazıyor ve anlatıyor. Gerçekten bir kimse, İslamiyetin emir ve yasaklarını Kur’ân tefsirlerinden öğrenip bulması, hükümleri çıkarması mümkün müdür?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Hadîkada buyuruluyor ki:
“Ehl-i sünnet itikadını ve farzları, haramları öğrenmek farzdır. Bunları öğretmek ve kendine lazım olandan başka fıkıh bilgilerini öğrenmek ve Kur’ân-ı kerimin tefsirini, hadis ilmini öğrenmek farz-ı kifayedir. Fıkıh bilgileri, Kur’ân-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden öğrenilmesi farz olan bilgilerdir. Fıkıh kitabı okuyan mukallitler, âyetten ve hadisden hüküm çıkarmak ihtiyacından kurtulur. Farz-ı kifaye olanları bilen, yapan var iken, bunları öğrenmek müstehab olur. Bunları yapmak nafile ibadet olur. Yalnız, cenaze namazı böyle değildir. Velisi kılınca, başkalarının tekrar kılması caiz olmaz.
Namaz kılacak kadar Kur’ân-ı kerim ezberleyen kimsenin, boş zamanlarında daha çok ezberlemesi, nafile namaz kılmasından daha çok sevap olur. İbadetlerinde ve günlük işlerinde lazım olan fıkıh bilgilerini öğrenmesi ise, bundan daha çok sevap olur. Lüzumundan fazla fıkıh bilgilerini öğrenmek de, nafile ibadetlerden daha sevaptır. Lüzumundan fazla fıkıh bilgisi öğrenirken, tasavvuf bilgilerini ve Allahü teâlâya arif olanların sözlerini ve hâl tercemelerini öğrenmesi de müstehab olur. Bunları okumak, kalbde ihlası arttırır. Fıkıh bilgilerini, derin âlimler, âyet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden çıkarmışlardır. Bunlar, ancak fıkıh kitaplarından ve fıkıh âlimlerinden öğrenilir.”
Görülüyor ki, tefsir okumak farz-ı kifayedir. Fıkıh kitapları varken, din bilgilerini tefsirlerden öğrenmeye kalkışmak, nafile ibadet olur. Farz-ı ayın olan fıkıh kitaplarını okumayı bırakıp, nafile olan tefsir okumak, caiz değildir. Zaten, bizim gibi mukallitlerin, tefsirden fıkıh bilgisi öğrenmesi imkânsızdır. Cehenneme gidecekleri bildirilen yetmişiki fırkanın âlimleri, tefsirlerden yanlış mana anladıkları için, sapıttılar. Âlimler sapıtınca, bizim gibi cahillerin tefsirden ne anlayabileceğini düşünmelidir! Doğru yazılmış tefsirleri okuyan cahiller, böyle felakete düşerse, dinde reformcuların tefsir adındaki kitaplarını okuyan acaba ne olur?
Sual: Peygamber efendimizin hayatını, doğum zamanındaki hâlleri, anlatan şiir şeklindeki kasideleri okumanın, okutmanın ve dinlemenin, dinimiz açısından bir mahzuru var mıdır?
Cevap: Dünyanın her tarafındaki Müslümanlar, her sene, Peygamber efendimizin dünyayı şereflendirdiği geceyi, mevlid kandili olarak kutlamakta, bu gece ve her zaman Mevlid kasideleri okunarak Resûlullah efendimiz hatırlatılmaktadır. Hadîs-i şerifte;
(Allahü teâlâ bir kuluna yazı ve söz sanatı ihsan ederse, Resûlullahı övsün, düşmanlarını kötülesin!) buyuruldu.
İslâm memleketlerinde mevlid kasidelerinin okunması, bu hadîs-i şerifteki emre uygun bir ibadet olmaktadır. Mevlid okumaya karşı gelen bir kimse, Resûlullah efendimizin ve Eshâb-ı kiramın yaptıkları bir şeyi beğenmemiş olduğu gibi, bu hadîs-i şerife de karşı gelmektedir. İbni Battâl mâlikî hazretleri buyuruyor ki:
“Mevlid gecesinde sadaka vermek, Müslümanları toplayıp caiz olan şeyleri yedirmek, caiz olan şeyleri okutup dinletmek, salih kimseleri giydirmek, bu geceye hürmet etmek olur. Bunları Allah rızası için yapmak caizdir ve çok sevap olur. Bunları yalnız fakirler için yapmak şart değildir. Fakat, muhtaç olanları sevindirmek daha sevap olur. Zamanımızda olduğu gibi, toplantıda sarhoş edici şeyler kullanılırsa, kadın erkek karışık olursa ve şehveti tahrik eden şiir ve şarkılar okunursa, çalgı, ney, dümbelek gibi lehv aletleri çalınırsa, çok günah olur.”
Böyle haram şeyleri, ibadet olarak ve ibadet arasında yapmanın günahı kat kat ziyade olur. Böyle haramlara, "İslâm müziği" diyenlere aldanmamalıdır. Abdil-Melik Kettânî hazretleri de buyuruyor ki:
“Mevlid günü ve gecesi, mübecceldir, mukaddestir, mükerremdir. Şerefi, kıymeti çoktur. Resûlullah efendimizin varlığı, vefatından sonra, Ona tabi olanlar için, kurtuluş vesilesidir. Onun mevlidi, doğumu için sevinmek, Cehennem azabının azalmasına sebep olur. Bu geceye hürmet etmek, sevinmek, bütün senenin bereketli olmasına sebep olur. Mevlid gününün fazileti, cuma günü gibidir. Cuma günü, cehennem azabının durduğu, hadîs-i şerifte bildirildi. Bunun gibi, mevlid gününde de azap yapılmaz. Mevlid geceleri sevindiğini göstermeli, çok sadaka, hediye vermeli, davet olunan ziyafetlere gitmelidir.”
Haram işlenen, haram bulunan toplantılara gitmemeli, haram işlemekten ve haram işleyenlerin arasına karışmaktan ve ibadetlere haram karıştırmaktan çok sakınmalıdır.
Sual: Mevlid okunmasına, çeşitli bahanelerle karşı çıkanlar oluyor. Mevlid okumak, Peygamberimizin hatırlanması, anılması sebebiyle bir ibadet değil midir?
Cevap: Mevlid okumak demek, Resûlullah efendimizin dünyaya gelişini, miracını ve hayatını anlatmak, Onu hatırlatmak, Onu övmek demektir. Her müminin, Resûlullah efendimizi çok sevmesi lazımdır. Hadîs-i şerifte;
(Bir kimse, beni çocuğundan, babasından ve herkesten daha çok sevmedikçe, iman etmiş olmaz) buyuruldu. Yani imanı olgun olmaz. Allahü teâlâyı sevenin, Onun Resûlünü de sevmesi vaciptir.
Resûlullah efendimizi çok seven, Onu çok anar, çok söyler, çok över. Deylemînin bildirdiği hadîs-i şerifte;
(Bir şeyi çok seven, onu çok anar) buyuruldu. Resûlullah efendimizi çok sevmenin lazım olduğunu bütün İslâm âlimleri uzun yazmışlardır.
Mevlid okumanın bir ibadet olduğunu, nasıl okunması lazım geldiğini ve faydalarını bildirmek için, İslâm âlimleri, her dilde kitaplar yazmışlardır. Bu kitaplar, Kâtip Çelebî hazretlerinin Keşf-üz-zünûn kitabında ve zeylinde yazılıdır. Mesela Süleymân Çelebî'nin Türkçe mevlid kasidesi çok şöhret kazanmıştır. Ayrıca Ahmed Sa’îd-i müceddidînin İsbât-ül-mevlid kitabı ve allâme Muhammed Zerkanînin Şerh-ul-Mevâhib-il-ledünniyye kitabında, mevlid okumanın ibadet olduğunu vesikalarla ispat etmektedirler. Seyyid Abdülhakîm Efendinin, Türkçe Mevlid kıraatinin fazileti de çok kıymetlidir.
Resûlullah efendimiz, Medine şehrine gelince, Yahudilerin, muharrem ayının onuncu gününde oruç tuttuklarını görür ve sebebini sorunca onlar;
-Bugün, Allahü teâlâ, Firavun'u boğdu, Musa aleyhisselamı kurtardı. Bunun için, sevincimizden oruç tutarak Allaha şükrediyoruz derler. Peygamber efendimiz de;
-Musa aleyhisselam kurtulduğu için, ben daha çok sevinirim, buyurarak, oruç tuttu ve Müslümanlara da, Aşûre günü oruç tutmalarını emretti.
Bir nimet geldiği, bir sıkıntıdan kurtulunduğu zaman, Allahü teâlâya şükredildiği gibi, her sene, o gün yine şükretmek lazım olduğu, bu hadîs-i şeriften anlaşılmaktadır. Allahü teâlâya şükretmek, secde etmekle, sadaka vermekle, Kur’ân-ı kerim okumakla ve bunlar gibi, her ibadeti yapmakla olur. İhsan sahibi, rahmeti bol olan yüce Peygamberin dünyaya gelmesinden daha büyük nimet var mıdır?
Sual: Cuma gününün mübarek olması yalnız Müslümanlar için midir?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Riyâd-un-nâsıhînde deniyor ki:
“Allahü teâlâ, cuma gününü Müslümanlara mahsus kılmıştır. Cuma sûresi sonundaki âyet-i kerimede meâlen;
(Ey iman etmekle şereflenen kullarım! Cuma günü, öğle ezanı okunduğu zaman, hutbe dinlemek ve cuma namazı kılmak için camiye koşunuz. Alışverişi bırakınız! Cuma namazı ve hutbe, size, başka işlerinizden daha faydalıdır. Cuma namazını kıldıktan sonra, camiden çıkar, dünya işlerinizi yapmak için dağılabilirsiniz. Allahü teâlâdan rızık bekleyerek çalışırsınız. Allahü teâlâyı çok hatırlayınız ki, kurtulabilesiniz!) buyuruldu.
Namazdan sonra, isteyen işine gider çalışır. İsteyen camide kalıp, namaz kılar, Kur’ân-ı kerim okur, dua ile meşgul olur. Namaz vakti alışveriş sahihtir, fakat, günahtır.”
Sual: Yemede, içmede, giyinmede, ulaşım vasıtalarında ve ev işlerinde de bidat olur mu?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Hadîka-tün-nediyye kitabında deniyor ki:
“Bidat, dinden olmayan, ibadet olmayan, âdet olan bir şey ise, dinimiz bunu reddetmez. Yemekte, içmekte, elbisede, seyrüsefer, ulaşım vasıtalarında ve bina, mesken, ev işlerinde ibadet yapmak, yani Allahü teâlâya tekarrüb, yakınlık niyet etmeyip, yalnız dünya işi düşünülürse, bunlar bir ibadeti yapmaya mâni olmadıkça veya bir haramı işlemeye sebep olmadıkça, bidat olmazlar. Dinimiz bunları menetmez.”
Bidat üç türlüdür:
1-İslamiyetin küfür alameti dediği şeyleri zaruret olmadan kullanmak, en kötü bidattir. Kâfirlere hile olarak kullanmanın caiz olur denildiği Berîkada yazılıdır.
2-Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uymayan inanışlar da kötü bidattir.
3-İbadet olarak yapılan yenilikler, reformlar, amelde bidat olup büyük günahtır. Âlimler, ameldeki, ibadetteki bidatleri ikiye ayırmışlar, hasene ve seyyie demişlerdir. İmâm-ı Rabbânî hazretleri âlimlerin hasene dedikleri bidatlere bidat dememiş, sünnet-i hasene demiştir. Bidat-i seyyie dediklerine bidat demiş, bunları çok kötülemişdir. Vehhâbîler ise, hasene denilen, beğenilen bidatlere de, seyyie demiş, bunları yapanlara kâfir, müşrik demişlerdir!
Sual: Kur’ân-ı kerimi, Peygamber Efendimizin sözleri yani hadîs-i şerifler olmadan anlamak mümkün müdür?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Mîzân-ül-kübrâda buyuruluyor ki:
“Sünnet, yani hadîs-i şerifler, Kur’ân-ı kerimi açıklamaktadır. Mezhep imamları, sünneti açıklamışlardır. Din âlimleri de, mezhep imamlarının sözlerini açıkladılar. Kıyamete kadar da böyle olacaktır. Sünnet, yani hadîs-i şerifler olmasaydı, sular, taharet, namazların kaç rekat oldukları, rüku ve secdede okunacak tesbihleri, bayram ve cenaze namazlarının nasıl kılınacağını, zekât nisabını, orucun, haccın farzlarını ve nikâh, hukuk bilgilerini, hiçbir âlim, Kur’ân-ı kerimde bulamaz ve öğrenemezdi. İmrân bin Husayn hazretlerine birisi;
-Bize yalnız Kur'ândan söyle! deyince;
-Ey ahmak! Kur’ân-ı kerimde, namazların kaç rekat olduğunu bulabilir misin? dedi.
Hazret-i Ömer’e;
-Farzların seferde kaç rekat kılınacağını Kur’ân-ı kerimde bulamadık, dediklerinde;
-Allahü teâlâ, bize, Muhammed aleyhisselamı gönderdi. Biz, Kur’ân-ı kerimde bulamadıklarımızı, Resûlullah Efendimizden gördüğümüz gibi yapıyoruz. O, seferde, dört rekat farzları iki rekat kılardı. Biz de, öyle yaparız buyurdu.
Din imamlarının hiçbir sözü, İslâmiyetin dışında değildir. Çünkü her biri, hem hakikatte, hem de ahkam-ı İslâmiyyede alimdirler.”
Sual: Kazâ-i mübrem, kazâ-i muallak hakkında âlimlerin görüşü nedir?
Cevap: Dinde nakil vardır görüş olmaz. Ehl-i sünnet âlimleri hep nakletmişlerdir. Bu konuda İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
“Kaza, yani Allahü teâlânın yaratacağı şeyler, iki kısımdır: Birincisi, Kazâ-i muallak, ikincisi ise Kazâ-i mübremdir. Birincisi yani Kazâ-i muallak, şarta bağlı olarak, yaratılacak şeyler demektir ki, bunların yaratılma şekli değişebilir veya hiç yaratılmaz. İkincisi ki Kazâ-i mübremdir, şartsız, muhakkak yaratılacak demek olup, hiçbir suretle değişmez, muhakkak yaratılır. Kaf suresinin yirmidokuzuncu âyetinde meâlen; (Sözümüz değiştirilmez) buyuruldu. Bu âyet-i kerime, kazâ-i mübremi bildirmekdedir. Kazâ-i muallak için de, Ra'd sûresinde; (Allahü teâlâ, dilediğini siler, dilediğini yazar) meâlindeki, yirmidokuzuncu âyet-i kerime vardır.
Sual: Kalben mürted olmak ne demektir?
Cevap: Allahü teâlâya şükür için, kalben, bedenen, imanen ve amelen, İslamiyetin emirlerini yerine getirmek şarttır. Emir ve yasaklardan birini kalben kabul etmemek, beğenmemek imanı giderir mürted olur.
Sual: Rüku ve secdelerde az duran kimse dinden çıkar mı?
Cevap: Dinden çıkmaz ama farz olan miktar kadar durmak lazımdır aksi hâlde namazı olmaz.
Sual: Ahirette Cennete giden herkes Allahü teâlâyı görecek midir, görecekse bu görme nasıl olacaktır? Allahü teâlâ sadece Cennette mi görülecektir, dünyada görmek mümkün değil midir?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbât kitabında buyuruyor ki:
“Allahü teâlâyı müminler Cennette görecektir. Fakat, nasıl olduğu bilinmeyen bir görmekle göreceklerdir. Nasıl olduğu bilinmeyeni, anlaşılmayanı görmek de, nasıl olduğu anlaşılmayan bir görmek olur. Belki, gören de, nasıl olduğu bilinmeyen bir hâl alır ve öyle görür. Bunu, Ehl-i sünnetten başka, ne müminlerin fırkaları, ne de kâfirlerin bir ferdi anlayamamıştır. Bu büyüklerden başkası, Allahü teâlâ görülemez, demiştir. Bunlar, bilmedikleri şeyleri, gördükleri şeylere benzeterek düşündükleri için, yanılmıştır. Bu gibi derin meselelerde iman şerefine kavuşmak, ancak Muhammed aleyhisselamın sünnetine yani yoluna uymak ışığı ile nasip olur. Allahü teâlâyı Cennette görmeye inanmak şerefinden mahrum olanlar, bu saadete kavuşmakla nasıl şereflenebilir ki, “inkâr eden, mahrum kalır” sözü meşhurdur. İslâmiyet, Cennette olanların hepsi görecektir diyor. Bir kısmı görecek, bir kısmı görmeyecek demiyor.
Cennet de, her şey gibi, Allahü teâlânın mahlukudur. Allahü teâlâ, mahluklarının hiçbirisine girmez, birinde bulunmaz. Fakat mahluklarının bazısında Onun nurları zuhur eder. Bazısında ise, o kabiliyet yoktur. Aynada, karşısındaki cisimlerin görünüşleri, zuhur ediyor, taşta, toprakta ise etmiyor. Allahü teâlâ, her mahlukuna aynı nispette ise de, mahluklar, birbirlerinin aynı değildir. Allahü teâlâ, dünyada görülemez. Bu âlem, Onu görmek nimetine kavuşmaya elverişli değildir. Bu dünyada, bu nimet nasip olsaydı, herkesten önce, Musa aleyhisselam görürdü. Peygamber efendimiz miracda, bu devletle şereflendi ise de, bu dünyada değildi. Dünyada iken, dünyadan çıktı, ahirete karıştı ve gördü.”















