Aradığınız kelime sarı renk ile işaretlenir.
Yazı boyutu     
 
Mürüvvet

Sual: Mürüvvetin dinimizdeki yeri nedir?
CEVAP
Mürüvvet, insanlık, yiğitlik, iyilik cömertlik faydalı olmak, iyilik yapmak arzusu gibi manalara gelir ki, hallerin en güzeline riayet etmek demektir. Hadis-i şerifte, (Kimseye zulmetmeyen, yalan söylemeyen ve sözünde duran, mürüvvet sahibidir) buyuruldu. (Edeb-üd-dünya)

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Mürüvvet, her zaman sofrası açık olmak ve insanların işini görmek için hazır beklemektir.
Mürüvvet iffetli olmak, darlıkta ve genişlikte bol bol ihsanda bulunmaktır. (Hazret-i Hasan)

Mürüvvet, kulun, dinini muhafaza edip nefsini korkutması, misafirini iyi karşılaması, münakaşalarda, güzel davranması demektir. Ululuk ise, komşuya eziyet etmemek ve zorluklara göğüs germektir. Kerem de istemeden vermek, yerinde yemek yedirmek, saile yumuşak davranmak ve bol vermektir. (Hazret-i Hasan)

Mürüvvet, dili doğru olmak, arkadaşın kusurlarına tahammül göstermek, herkese iyilik etmek, komşunun sıkıntısına katlanmaktır. (Hazret-i Hasan-ı Basri)

Mürüvvet altıdır, üçü hazarda, üçü seferdedir. Hazarda olan; Kur'an-ı kerim okumak, mescitleri imar etmek, Allah için kardeş bulmaktır. Seferde olan ise; azığı çoğaltmak, yol arkadaşı ile az ihtilafa düşmek, günah olmayan işlerde, gönül almak için şakalaşmaktır. (Hazret-i Rabia-i Rai)

Mürüvvet, açık kapı, bol yemek, insanların işini görmek için hazır olmaktır.
Mürüvvet, sözünde doğru olmak, vaadini yerine getirmek, faydalı yerde bol harcamaktır.
Mürüvvet, dili doğru olmak, arkadaşlarının kusurlarına tahammül etmek, herkese çok iyilik etmektir. İnsanların elinde bulunana karşı iffetli davranıp onlardan gelen kusurlara aldırış etmeyen gerçek mürüvvet ehlidir.

Mürüvvetin şartları:
Günahlardan temizlenmek, insafla hükmetmek, zulümden kaçınmak, hakkı olmayan bir şeye göz dikmemek, hiç kimseyi ücretsiz çalıştırmamak, zayıfa karşı kuvvetliye yardım etmemek, kötüyü iyiye tercih etmemektir.
Mürüvvetin tamamı şu âyet-i kerimede bildirilmiştir:
(Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardımı emreder. Çirkin işleri, fenalığı ve azgınlığı da yasaklar. İyice düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.) [Nahl 90]

Hazret-i Hasan, birinin, para para dediğini duyunca, "Allah, paraya lanet etsin. Paranın sözünü eden, paraya tapanın mürüvveti yoktur. Mürüvveti olmayanın dini de olmaz" buyurdu.
Dindarla oturun. Dindar bulamazsanız, dünya ehlinin mürüvvet sahibi olanları ile oturun. Çünkü onlar, kötü söz etmezler. (Hazret-i Abdulvahid b. Zeyd)

İbni Ziyad, bir kabile reisine mürüvvetin ne olduğunu sordu. Reis dedi ki:
Bize göre mürüvvet dört şeyden ibarettir:
1- Günah işlemekten uzak durmak. Günah işleyen, zelil olur. Zelilin mürüvveti olmaz.
2- Malı iyi kullanmak, boşa harcamamak. Malını iyi kullanamayıp muhtaç duruma düşenin mürüvveti olmaz.
3- Ehlinin ihtiyacı için çalışmak. Ehlini ele muhtaç edenin mürüvveti yoktur.
4- Kendine yakışanı yiyip içmek. Bu mürüvvet için kemal sayılır.

Kayser, Kays bin Sabite sordu:
- En iyi akıl nedir?
- İnsanın kendini bilmesidir.
-En iyi ilim nedir?
- İnsanın cehaletini bilmesidir.
- En iyi mürüvvet nedir?
- İnsanın yüzsuyunun dökülmemesidir.
Yalancının mürüvveti, cimrinin dostu, haset edenin ve huysuzun rahatı yoktur. (Ahnef b. Kays)

Ana-babasına iyilik eden, akrabasını ziyaret eden, arkadaşlarına ikramda bulunan, çoluk çocuğu ve hizmetçisi ile iyi geçinen, dinini koruyan, malını temiz tutup fazlasını dağıtan, dilini tutan, gözünü haramdan koruyan, fuzuli işlerden uzak duran, mürüvvet sahibidir. (Fudayl b. Iyad)

 

Başkasına yük olan alçalır

Dünya lezzetlerine aldanmayan, Cennet nimetlerine kavuşur. İki âlemde azîz ve muhterem olur. Aksi olursa, insan zelil olur. Zira hazret-i Ömer, bir hâdise üzerine; "Biz aşağı, bayağı insanlardık. Acem şâhlarının elinde esîr idik. Allahü teâlâ Müslümân yapmakla bizleri şereflendirdi. Allahü teâlânın verdiği bu izzetten, bu şereften başka şeref ararsak, Allahü teâlâ bizi yine zelîl eder. Her şeyden aşağı eder. İzzet, İslâmdadır. İslâmın ahkâmına uyan, azîz olur. Bu ahkâmı beğenmeyip, izzeti, huzûru, saâdeti başka şeylerde arayan zelîl olur" buyurmuştur. Dinimiz, almayı değil vermeyi, yük olmayı değil, yük çekmeyi emir ve tavsiye etmektedir. Peygamber efendimiz: (Veren el, alandan yüksektir) buyurmuşlardır.

Bir şeyler koparabilmek, dünyalık ele geçirmek, insanların zaaflarından istifade ederek onların sırtından geçinmek için yaltaklanmak yani temelluk etmek, kötü bir huydur. Zira hadîs-i şerîfte: (Temelluk, müslümân ahlâkından değildir) buyurulmuştur. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri, başkalarından bir şey istemeyi talebelerine yasak ederek;

"Başkasına el açıp bir şey isteyen, bizim talebemiz değildir. Ona dünyâda da âhirette de şefâat etmeyiz ve ondan uzak dururuz. Biz, talebelerimize dâimâ vermeyi, ihsân ve ikrâmlarda bulunmayı, herkese karşı tevâzu üzere bulunmayı, tatlı sözlü, güler yüzlü olmayı tavsiye ediyoruz. El açıp istemek bizim yolumuzda yoktur" buyururlardı. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri de;

"Tasavvuf, herkesin yükünü çekmek ve kimseye kendi yükünü çektirmemektir" buyurmuştur. İzzet ve şerefi, Allahü teâlânın dînine uygun olmayan hâllerde arayan kimseyi, Allahü teâlâ, hor-hakîr ve zelîl eder. Peygamber efendimiz, müslümanı; (Müslüman, diğer müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir) buyurarak tarif etmişlerdir. Ayrıca Resulullah efendimiz; (Kendin için istediğini, insanlar için de istemek, kendin için istemediğini insanlar için de istememek) buyurarak, nasıl olmamız gerektiğini bildirmişlerdir.

"Ne istersen yap, fakat!.." Senâullah-i Pânî Pütî hazretleri:

"Ne istersen yap, fakat, insanlara eziyet ve sıkıntı verme yolunu seçme. Çünkü dinde bunun gibi büyük günah yoktur" buyurmuştur. Seyyid Emîr Hamza hazretleri, hocası Mevlânâ Ârif hazretlerinden naklederek buyuruyor ki:

"Yükünüzü çekecek bir dost isterseniz, bu çok az bulunur. Eğer yükünü çekeceğiniz birini ararsanız, bütün dünyâ size dosttur." Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri de talebelerine ve sevenlerine hitaben buyurur ki: "Size önemle sünnet-i seniyyeye yapışmanızı; câhiliye âdetlerinden ve pek aşağı olan bid''atlerden sakınmanızı; gösterişe kapılmamanızı; halktan, bedeni beslemeye çok ehemmiyet verenlere, kendilerinden bir şey beklemek sûretiyle makam ve mevkî sâhipleri ile görüşmeyi terk etmenizi tavsiye ederim. Çünkü bu şekilde onlarla görüşmek, onların lekelendiği şeylerle siz de lekelenmiş olursunuz. Şunu iyi biliniz ki, sizin bana en sevgiliniz; dünyâ ehline alâkası en az olanınız, başkasına yük olmayanınız, fıkıh ve hadîsle meşgûl olanınızdır." Hâris el-Muhâsibî hazretleri, nasihat isteyen bir talebesine: "Hiç kimseyi incitme. İster az ister çok olsun veya ihtiyacın olsun yâhud da olmasın hiçbir halde kendi yükünü kimseye yükleme. İnsanlardan hiçbir şey bekleme ve sâhib oldukları hiçbir şeye göz dikme!" buyurmuştur. Hayırlı insan, ailesine ve çocuklarına faydalı olandır. Her hayır ve fayda ise, İslâmiyetin içindedir. Dinimiz de, insanların sıkıntısını, yükünü çekmemizi emretmektedir. Buna uyan, rahat eder. Dünyada da, ahirette de aziz olur. Allahü teâlânın kullarına hizmet edene, onların yükünü alana, Cenab-ı Hak yardımcı olur. Seyyid Emîr Hamza hazretleri, kendisinden nasihat isteyen birine şöyle buyurur: "Bizi sevenler, Resûlullah efendimizin sünnetine uyarlar. Yâni İslâmiyete uyarlar. Haram işlerden ve haram yemekten sakınırlar. İnsanların yükünü çekip, kimseye yük olmazlar. Şöhretten sakınırlar. Müslümanlara acıyarak, onlara yumuşak davranırlar. Dâimâ Allahü teâlâdan korkarlar ve günahlarının affedilmesi için yalvarırlar. Gıybet etmezler. Dünyâya, dünyânın rahatlığına ve zînetine güvenmezler. Sâlihlerin ve Eshâb-ı kirâmın yolunda ve onların ahlâkı üzere olurlar. Büyükleri inkâr etmezler ve bid''at ehline uymazlar."

"Yük çeken aziz olur..." Para, şan şöhret insanı rahatlatmaz. İslamiyet ile kontrol altına alınmazsa, insanı dünyada ve ahirette perişan eder. Yanan bir evden birini kurtarmak çok büyük sevap olduğu halde, Cehennem ateşinden kurtarmak yanında hiç kalır. Bir kişi daha yanmaktan kurtulsun diye uğraşmalı. Hiç kimse yanmasın düşüncesinde olmalı. Dünyada iken, Allahü teâlânın dinine razı olduğu şekilde doğru hizmet edenler, Allahü teâlânın kullarının müşküllerini halledenler, mahşerde, tahtlar üzerinde, kürsülerde, gölgelerde oturacaklardır.

Dünyada ve ahirette aziz olmak isteyen, kimseye sıkıntı vermez, yük olmaz; herkesin sıkıntısını ve yükünü çekmeye, gücü nisbetinde gayret gösterir. Kısacası: "Yük çeken aziz, yükünü çektiren ise, zelil olur."

Sual: Adalet, sadece insanların kendi aralarındaki görüşmelerde, alışverişlerinde, birbiriyle olan muamelelerinde mi olur?

Cevap: Ahlâk-ı alâî kitabında, bu konuda deniyor ki:

“Adalet üçe ayrılır:

Birincisi, Allahü teâlâya kulluk etmektir. Allahü teâlânın merhameti, nimetleri, ihsanları, her mahluka yayılmıştır. Nimetlerinin en büyüğü, kullarına saadet yolunu göstermesidir. Hakları yok iken, hepsini en güzel şekilde yaratmıştır. Ebedî, sayısız nimetler, iyilikler vermiştir. Böyle bir sahibe, yaratana ibadet etmek, Onun ihsan ettiği nimetlere şükretmek elbette lazımdır. Adalet için sahibinin hakkını gözetmek icabeder. Her insanın yaratanına karşı borçlu olduğu bu kulluk hakkını eda etmesi, yerine getirmesi vaciptir.

Adaletin ikinci kısmı, insanların hakkını eda etmek, yerine getirmektir. Devlete, amirlere, kanunlara karşı gelmemek, âlimlere hürmet etmek, emanetlere vefalı olmak, alışveriş haklarını eda etmek ve vaatlerini ifa etmek, yerine getirmek lazımdır.

Üçüncüsü, geçmişlerin haklarını eda etmek, yerine getirmektir. Bu da, onların borçlarını ödemek, vasiyetlerini ifa etmek, vakıflarını muhafaza etmek, korumak ve bıraktığı hayrat ve hasenatı devam ettirmekle olur.”

Sual: Bir kimse, başkalarına ve kendi evladı bile olsa, verdiği sözü yerine getirmezse, münafık mı olur?

Cevap: Bir kimsenin vadinde, verdiği sözde durmaması günahtır. Verilen sözde durmamak, karşı tarafın öfkelenmesine sebep olur. Ayrıca karşı tarafı ökelendirdiği, üzdüğü için ayrı bir günaha daha girilmektedir. Bu sebeple verilen sözler hakkında çok dikkatli olmak ve Resulullah Efendimizin sözleri ve yaşayışları ile titizlikle üzerinde durdukları bu hususa riayet etmek lazımdır. Peygamber Efendimiz, verilen bir sözü yerine getirmenin önemi için;

(Münafıklık alameti üçtür: Yalan söylemek, vaadini yani verilen sözü yerine getirmemek, emanete hıyanet etmek) buyurarak, verilen sözü yerine getirmeyenin münafık olacağını bildirmişlerdir. İslam âlimleri bu hadis-i şerifi açıklarken;

“Eğer bir kimse, Vaadinde durmaya gücü yetmezse, o zaman münafık olmaz” buyurmuşlardır. Zira başka bir hadis-i şerifte;

(Bir kimse, yapmak niyeti ile verdiği sözü tutamazsa günah olmaz) buyurulmuştur. Ayrıca Peygamber Efendimiz bir başka zaman da;

(Dört şey münafıklık alametidir; Emanet olunana hıyanet etmek, yalan söylemek, vaadini bozmak ve ahdine gadr etmek ve mahkemede doğruyu söylememek) buyurmuşlardır.

Herhangi bir konuda söz verildiği zaman, söz verilen şeyin muhakkak yerine getirilmesi gerekmektedir. Eğer yerine getirmede güçlük çekilecekse veya yerine getirmek mümkün değilse, yapacağım diyerek söz vermek uygun değildir. Tabii söz verildiği hâlde, elde olmayan sebepler yüzünden verilen söz yerine getirilmemiş ise, bu hâl günah olmaz. Fakat hiçbir sebep, mâni yokken verilen sözü yerine getirmemek, münafıklık alametidir buyurulmuştur. Peygamber Efendimiz, buluşmak üzere söz verdikleri zamanda, bizzat geldikleri gibi, aradan üç gün geçmesine rağmen yine o söz verilen yere, aynı saatlerde uğramışlar ve bir şey vadedildiği zaman muhakkak yerine getirilmesi hususunun çok önemli olduğunu bu şekilde yaşayarak göstermişlerdir.

Bu sebeple, ümmeti olmakla şereflendiğimiz, âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimizin mübarek sözlerine, nasihatlerine kulak vermemiz, güzel hâllerini kendimize ölçü almamız ve imkânımız nisbetinde de bu yolda sebat etmemiz, gayretli olmamız lazım gelmektedir.

Sual: Medeniyet nedir ve medeni insan diye kime, kimlere denir?

Cevap: Güzel ahlak sahibi olan ve zamanının fen bilgilerinde yükselmiş olan Müslümana medeni, yani ilerici denir. Fende ilerlemiş ağır sanayi kurmuş, fakat ahlakı bozuk olan kimseye 'zalim', yani gerici, eşkıya ve diktatör denir. Fen ve sanatta geri ve ahlakı bozuk olanlara vahşi, yani adi denir.

Medeniyet, tamir-i bilâd ve terfîh-i ibâddır. Yani, şehirler yapmak ve insanlara hizmet etmektir. Bu da, fen ve sanat ve güzel ahlak ile olur. Kısacası, fen ve sanatın güzel ahlak ile birlikte olmasına medeniyet denir. Medeni insan, fen ve sanatı, insanların hizmetinde kullanır. Zalimler ise, insanlara işkence yapmakta kullanır.

Görülüyor ki, hakiki Müslüman, ilerici bir insandır. Hıristiyan, Yahudi ve komünist yani dinsiz, gerici, şaki ve zavallı bir kimsedir.

Yani medeniyet, şehirler, binalar yapmaktır. Bu da, fen ve sanat ile olur. Tekmil-i sınâat, telâhuk-ı efkâr iledir. İnsanların refah içinde yaşamaları da, İslam ahlakı ile olur.

Sual: Dinin emir ve yasaklarını öğrenmek lazım olduğu gibi, iyi ve kötü huyları da öğrenmek ve hayatımıza geçirmek, dinin emri midir?

Cevap: Konu ile alakalı olarak Kimyâ-i se'âdet kitabında deniyor ki:

“Kalbe ait bilgileri, yani ahlak ilmini öğrenmek, her Müslüman erkek ve kadına farz-ı ayındır. Mesela Hıkd yani kin bağlamak, Hased başkasında bulunan nimetin onda olmayıp, kendinde olmasını istemek, Kibir kendini büyük bilmek, üstün görmek, Suizan etmek iyi insanı fena, kötü bilmek gibi şeylerin haram olduğunu öğrenmek, her mümine farz-ı ayındır.

Bir kimsede bulunan nimetin, onda olduğu gibi, kendisinde de olmasını istemek hased değildir, buna Gıbta etmek, imrenmek denir ki sevaptır. Kibirli olana karşı kendini büyük göstermek, kibir olmaz, sadaka vermek gibi sevap olur.”

Görülüyor ki, imanı, yani Ehl-i sünnet itikadını kısaca öğrendikten sonra, iyi ve kötü huyları öğrenmek de, farz-ı ayındır, her Müslümanın öğrenmesi lazımdır. Abdesti, guslü, namazı, orucu ve haramları da, her Müslümanın öğrenmesi farz-ı ayındır. Cenaze namazını, ölüye hizmeti, sanat ve ticaret bilgilerini, bugünün silahlarını yapmak ve kullanmak için, fen bilgilerini iyi öğrenmek farz-ı kifayedir. Yani lazım olan kimselerin öğrenmesi farz olup, başkalarına farz olmaz. Fakat, lüzumu kadar kimse öğrenmezse, bütün Müslümanlar, büyük günaha girer. Doktor olacak kimsenin lise ve tıp fakültesinde okuması farz olup, mühendis olacak kimsenin tıp fakültesinde okuması farz değildir. İbni Âbidîn hazretleri, Dürr-ül-muhtâr şerhinde diyor ki:

“Ulûm-i nakliyyeden yani din bilgilerinden kendine lazım olanları öğrenmek farz-ı ayındır. Bundan fazlasını öğrenmek ve ulûm-i akliyyeden faydalı olanları öğrenmek farz-ı kifayedir. Bir âyet ezberlemek, herkese farz-ı ayındır. Fatihayı ve üç ayet veya bir kısa sure ezberlemek vaciptir. Kur’ân-ı kerimin hepsini ezberlemek farz-ı kifayedir. Kendine lazım olmayan fıkıh bilgilerini öğrenmek, hafız olmaktan daha iyidir. Başkalarına öğretmek için ilim öğrenmek, kendi işlemesi için öğrenmekten daha sevaptır.”

Sual: Adil olabilmek için, bir insanın önce kendine adaletli olması gerekir deniyor. İnsanın kendisine adaletli olması nasıl olur, ne şekilde hareket ederse adil olur?

Cevap: İnsanın evvela kendine, hareketlerine, azasına adalet etmesi lazımdır. İkinci olarak, çoluk çocuğuna, komşularına, arkadaşlarına adalet yapması lazımdır. Adliyecilerin ve devlet adamlarının da, millete adalet yapması lazımdır. Demek ki, bir insanda adalet huyunun bulunabilmesi için, önce kendi hareketlerinde, azasında adalet bulunmalıdır. Her kuvvetini, her azasını, ne için yaratıldı ise, o yolda kullanmalıdır. Allahü teâlânın âdetini değiştirip, onları aklın ve İslâmiyetin beğenmediği yerlerde kullanmamalıdır. Çoluk çocuğu varsa, onlara karşı da, akla ve dine uygun hareket etmeli, dinin gösterdiği güzel ahlaktan sapmamalıdır. Güzel ahlak ile huylanmalıdır. Herhangi bir amir ise, yine ibadetleri yaptırmalı ve yapmalıdır. Böyle olan kimse, bu dünyada, Allahü teâlânın halifesi olmuştur. Kıyamette de adiller için vadedilen nimetlere kavuşur. Böyle bir hayırlı kimsenin hayır ve bereketi, onun bulunduğu talihli zamana, mübarek yere ve orada bulunmakla bahtiyar olan insanlara, hayvanlara, hatta nebatlara ve rızıklara sirayet eder, yayılır. Fakat, Allah korusun, bir yerdeki amirler, şefkatli, iyi huylu, adaletli olmazsa, insan haklarına saldırırlar, zulüm, yağma, işkence yaparlarsa, bunlar adalet erbabı değil, şeytanların yoldaşlarıdırlar. Emri altında olanlara merhamet etmeyenler, kıyamet günü Allahü teâlânın merhametinden uzak kalacaklardır. “Men, lâ yerham, lâ yurham!” buyurulmuştur ki, acımayana acınmaz demektir.

Sual: Din kitaplarında, iyi ve güzel huyların yanı sıra kötü huylardan da bahsedilmektedir. Bu kötü huyların esası, temeli nelerdir?
Cevap:
 Bu konu, İslâm Ahlâkı kitabında şöyle açıklanmaktadır:
“Dört esas iyi huya karşılık, sekiz ana kötü huy olur ki bunlar:
1- Cerbeze olup, hikmetin aşırı olmasına denir. Ahlakı ve işleri incelemek, anlamak kuvvetini, lüzumsuz yerlerde kullanmaktır. Hile yapmak, aldatmak, haram işleri neşretmek, yaymak gibi. Ruhun fen kuvvetini yani aklı, aşırı kullanmak cerbeze olmaz. Kötü olmaz. Din bilgilerini, fen bilgilerini ve matematiği ilerletmek için, ne kadar çok çalışır, inceler, araştırırsa, o kadar çok iyi olur.
2- Belâdet, eblehliktir. Aklı kullanmamaktır. Ahmaklık da denir. Kalın kafalılıktır. Öğrenmesi ve işlemesi, yapması kusurlu olur. İyiyi kötüden ayıramaz.
3- Tehevvürdür. Çabuk kızmak demektir. Şecaat, kahramanlık iyi huyunun aşırı olmasıdır. Akıllı tanınan kimselerin beğenmeyeceği işler yapmaya kalkışmaktır. Ruhunu veya bedenini boş yere yorar.
4- Cübndür. Korkaklık demektir. Şecaatin lüzumundan az olmasıdır. Korkmak caiz olmayan yerde korkaklık gösterir.
5- Fücûrdur. İffetin aşırı olmasıdır. Dünya lezzetlerine düşkün olur. İslâmiyetin ve aklın beğenmediği taşkınlıkları yapar.
6- İffetin az olmasıdır. Humud, yani miskinliktir. İslâmiyetin ve aklın izin verdiği arzularını bırakmaktır. Bedeni zayıflar, kuvveti gider, hasta olur, nesli tükenir.
7- Zulümdür. Adaletin sınırını aşmaktır. Başkasının hakkına tecavüz etmektir. Başkasının malına, canına, namusuna zarar verir.
8- Haysiyetsizliktir. Kendisine karşı yapılan zulüm, işkence ve hakaretleri kabul eder. Adaletin noksan olmasıdır. Adalette bütün iyilikler toplandığı gibi, zulümde de, kötülükler toplanmıştır.”

Sual: İyi, hakiki bir Müslüman’ın özellikleri, hâlleri nasıl olmalıdır?

Cevap: Hakiki Müslüman, dinine, anasına, babasına, hocasına, amirine, memleketin büyüklerine ve kanunlara karşı son derecede saygılıdır. Lüzumsuz şeylerle uğraşmaz, faydalı şeylerle meşgul olur. Kumar oynamaz, vaktini boş geçirmez.

Hakiki Müslüman, ibadetini tam yapar. Allahü teâlâya olan şükran borcunu öder. İbadetini, yalnız laf olsun veya yasak ortadan kalksın diye yapmaz. İbadetini, büyük bir arzu, istek, sevgi ile yapar. Allahü teâlâdan korkmak demek, Onu çok sevmek demektir. İnsan, nasıl çok sevdiği bir kimsenin üzülmesini istemez ve onu üzeceğim diye korkarsa, Allahü teâlâya ibadet de, ona olan sevgimizi ispatlayacak bir şekilde yapılmalıdır. Allahü teâlânın bize verdiği nimetler o kadar çoktur ki, ona olan şükran borcumuzu ancak, onu çok severek ve ona candan ibadet ederek ödemeye çalışmalıyız. İbadetin, farklı çeşitleri vardır. Bir kısmı, Allahü teâlâ ile kul arasındadır. Allahü teâlâ, kendisine ibadette kusur edenleri belki affeder. Başkasının hakkına riayet etmek de ibadettir. Başkalarına fenalık edenleri ve üzerinde başkasının hakkı bulunanları, hak sahipleri affetmedikçe asla affetmez.

Mişkât-ül-mesâbih kitabının farisî şerhi olan Eşi'at-ül-lemeât kitabındaki hadis-i şeriflerde, iyi bir Müslüman olmak için şöyle buyuruluyor:

(İnsanlara merhamet etmeyene, Allahü teâlâ merhamet etmez.)

(Zulme mâni olarak, zalime de mazluma da yardım ediniz!)

(Satın alınan bir gömleğe verilen paranın onda dokuzu helal ve onda biri haram olsa, bu gömlekle kılınan namazı, Allahü teâlâ kabul etmez.)

(Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir. Ona zulmetmez. Onun yardımına koşar. Onu küçük ve kendinden aşağı görmez. Onun kanına, malına, ırzına, namusuna zarar vermesi haramdır.)

(Allah’a yemin ederim ki, bir kimse kendisi için sevdiğini, din kardeşi için de sevmedikçe imanı tamam olmaz.)

(Allah’a yemin ederim ki, kötülüğünden komşusu emin olmayanın, imanı yoktur. Yani, hakiki mümin değildir.)

(İnsanlara merhamet edene, Allahü teâlâ merhamet eder.)

(Küçüklerimize acımayan ve büyüklerimize saygılı olmayan, bizden değildir.)

(İhtiyarlara saygı gösteren ve yardım eden ihtiyarlayınca, Allahü teâlâ ona da yardımcılar nasip eder.)

Sual: Peygamber Efendimiz, her bakımdan üstün olduğu gibi, ahlaken de üstün değil midir?
Cevap:
 Allahü teâlâ, Sevgili Peygamberine verdiği iyilikleri, ihsanları sayarak, Onun mübarek kalbini okşarken, kendine güzel huylar verdiğini, (Sen güzel huylu olarak yaratıldın) mealindeki âyet-i kerime ile bildirmektedir. Hazret-i Akreme;
“Abdullah ibni Abbas'tan işittim. Bu âyet-i kerimedeki Huluk-ı azim yani güzel huylar, Kur’ân-ı kerimin bildirdiği ahlaktır” buyuruyor. Hadâik-ul-hakâyık kitabında diyor ki:
“Âyet-i kerimede, (Sen huluk-ı azim üzeresin) buyuruldu. Huluk-ı azim demek, Allahü teâlâ ile sır, gizli şeyleri bulunmak, insanlar ile güzel huylu olmak demektir. Çok kimsenin Müslüman olmasına, Resûlullah Efendimizin güzel ahlakı sebep oldu.”

Muhammed aleyhisselamın bin mucizesi göründü, dost düşman herkes de bunu söyledi. Bu kadar mucizelerin en kıymetlisi, edepli olması ve güzel huyları idi. Kimyâ-i Se'âdet kitabında diyor ki:
“Ebû Sa'îd-i Hudrî hazretleri buyurdu ki: Resûlullah Efendimiz, hayvana ot verir, deveyi bağlardı. Evini süpürürür, koyunun sütünü sağardı. Ayakkabısının söküğünü diker, çamaşırını yamardı. Hizmetçisi ile birlikte yer, hizmetçisi el değirmeni çekerken yorulunca, ona yardım ederdi. Pazardan öteberi alıp torba içinde eve getirirdi. Fakirle, zenginle, büyükle, küçükle karşılaşınca, önce selam verir, bunlarla müsafeha etmek için, mübarek elini önce uzatırdı. Köleyi, efendiyi, beyi, siyahı ve beyazı bir tutardı. Her kim olursa olsun, çağırılan yere giderdi. Önüne konulan şeyi, az olsa da, hafif, aşağı görmezdi. Akşamdan sabaha ve sabahtan akşama yemek bırakmazdı. Güzel huylu idi. İyilik etmesini severdi. Herkesle iyi geçinirdi. Güler yüzlü, tatlı sözlü idi. Söylerken gülmez, üzüntülü görünürdü, fakat, çatık kaşlı değildi. Aşağı gönüllü idi, fakat, alçak tabiatlı değildi. Heybetli idi, yani saygı ve korku hasıl ederdi, fakat, kaba değildi, nazik idi. Cömert idi, fakat, israf etmez, faydasız yere bir şey vermezdi. Herkese acırdı. Mübarek başı hep önüne eğik idi. Kimseden bir şey beklemezdi. Saadet, huzur isteyen, Onun gibi olmalıdır.”

Eshâb-ı kiramdan Enes bin Mâlik hazretleri de;
“Resûlullah Efendimiz insanların en güzel huylusu idi. Beni bir gün, bir yere gönderdi. Emrini yapmak için dışarı çıktım. Çocuklar sokakta oynuyordu. Onların yanından geçerken arkama baktım. Resûlullah efendimiz arkamdan geliyor, mübârek yüzü gülüyordu. (Yâ Enes! Dediğim yere gittin mi?) buyurdu. (Evet gidiyorum yâ Resûlallah) dedim. Resûlullah efendimize on sene hizmetçilik yaptım. Bana bir kere üf demedi. Şunu niçin böyle yaptın, bunu niçin yapmadın buyurmadı.”

Sual: Peygamber efendimizin evdekilere, hizmetçilerine bile yardım ettiği anlatılıyor. Gerçekten böyle midir?
Cevap: Bu konuda İmam-ı Gazâlî hazretlerinin Kimya-i Saadet kitabında buyuruluyor ki:
“Ebu Said-i Hudri hazretleri buyurdu ki: Resulullah efendimiz, hayvana ot verir, deveyi bağlardı. Evini süpürür, koyunun sütünü sağardı. Ayakkabısının söküğünü diker, çamaşırını yamardı. Hizmetçisi ile birlikte yer, hizmetçisi el değirmeni çekerken yorulunca ona yardım ederdi. Pazardan öteberi alıp torba içinde eve getirirdi. Fakirle, zenginle, büyükle, küçükle karşılaşınca önce selam verirdi. Bunlarla müsafeha etmek için mübarek elini önce uzatırdı. Köleyi, efendiyi, beyi, siyahı ve beyazı bir tutardı. Her kim olursa olsun çağırılan yere giderdi. Önüne konulan şeyi, az olsa da hafîf, aşağı görmezdi. Akşamdan sabaha ve sabahtan akşama yemek bırakmazdı. Güzel huylu ve iyilik etmesini severdi. Herkesle iyi geçinir, güler yüzlü, tatlı sözlü idi. Söylerken gülmez, üzüntülü görünürdü. Fakat çatık kaşlı değildi. Aşağı gönüllü idi, fakat alçak tabiatlı değildi. Heybetli idi yani saygı ve korku hasıl ederdi. Fakat kaba değil, nazikti. Cömert idi, fakat israf etmez, faydasız yere bir şey vermezdi. Herkese acırdı. Mübarek başı hep önüne eğikti. Kimseden bir şey beklemezdi. Saadet, huzur isteyen, Onun gibi olmalıdır.”

Sual: İnsanların iyileri, insanlara ve bütün yaratılanlara karşı iyiliği çok olanlar mıdır?

Cevap: Konu ile alakalı olarak İmâm-ı Rabbânî hazretleri, bir talebesine hitaben yazdığı mektupta buyuruyor ki:

“Allahü teâlânın, bir kuluna, faydalı, güzel işler yapmayı, çok kimsenin ihtiyaçlarını sağlamasını nasip etmesi, çok kimsenin ona sığınması, bu kul için pek büyük bir nimettir! Allahü teâlâ, kullarına ıyâlim demiş, çok merhametli olduğu için, herkesin rızkını, nafakasını kendi üzerine almıştır. Allahü teâlâ, bu ıyâlinden birkaçının rızıkları, nafakaları için ve bunların yetişmeleri, rahat yaşamaları için bir kulunu görevlendirirse, bu kuluna büyük ihsan etmiş olur. Bu büyük nimete kavuşup da, bunun için şükretmesini bilen kimse, çok talihli, pek bahtiyardır. Bunun kıymetini bilip, şükretmek, kendi sahibinin, Rabbinin ıyâline hizmet etmeyi saadet ve şeref bilmek ve Rabbinin kullarını yetiştirmekle övünmek, akıl icabıdır.”

Mal, Allahü teâlânın verdiği bir nimettir. Dünya ve ahiret, mal ile intizam bulur, rahat olur. Hac, cihat sevabı mal ile kazanılır. Başkasına muhtaç olmaktan insanı koruyan maldır. Sadaka vermek, fakirlere yardım etmek, mescitler, mektepler, hastaneler, çeşmeler, köprüler yaparak, insanlara hizmet mal ile olur. Dinimiz;

(İnsanların en iyisi, onlara faydası çok olanıdır) buyuruyor.

İnsanlara yardım etmek için çalışıp para kazanmak, nafile ibadet etmekten daha çok sevaptır. Abdullah ibni Mes'ûd hazretlerinin haber verdiği hadis-i şerifte;

(İki şeyden birine kavuşan insana gıbta etmek, buna imrenmek yerinde olur. Allahü teâlâ bir kimseye İslam ilimlerini ihsan eder. Bu da, her hareketini, bilgisine uygun yapar. İkincisi, Allahü teâlâ, birine çok mal verir. Bu kimse de malını, Allahü teâlânın razı olduğu, beğendiği yerlere harcar) buyuruldu.

İhtiyaçlarını karşılamak, fakirlere yardım etmek, fasıklara muhtaç olmamak, Müslümanlara hizmet etmek, İslam ilimlerini yaymak ve bunları yapanlara yardım etmek için lazım olan parayı, malı kazanmak, çok sevaptır. Birbirlerine yardımcı olan insanlar arasında çekişme olmadığı kitaplarda yazılıdır. Peygamber Efendimizin buyurduğu gibi:

(Bir kimse, din kardeşine yardımcı oldukça, Allahü teâlâ da ona yardımcı olur.)

Sual: Bir kimse ile yolculuk, arkadaşlık yapınca, nelere dikkat etmelidir?
Cevap: Bir kimse ile yolda arkadaş olunca, eğer yaya olarak gidiliyorsa, onun yürüdüğü kadar yürümeli. Onunla konuşurken, sağa sola bakmamalı. İhtiyaç için ondan bir müddet ayrılınca, erkence yanına dönmeli, onu bekletmemelidir. Arkadaşın hakkını gözetmeli, onu gücendirmemelidir. Namazları onunla cemaat yaparak kılmalı ve ondan ayrılırken onunla helalleşmelidir.

Sual: Din bilgileri öğrendiği, kendini din adamı olarak tanıttığı halde, kendini beğenen, kibirli olanlar oluyor. Böyle kibirli olanların, bu halden kurtulması mümkün değil midir?
Cevap:
 Kibre sebep olan ilmin ilacı iki şeyi bilmekle olur:
Birincisi, ilmin kıymetli, şerefli olması, salih, iyi niyete bağlıdır. İlmi, cehaletten ve nefsinin hevasından kurtulmak için öğrenmek lazımdır. İmam olmak, müftü olmak, din adamı tanınmak, herkesten üstün olmak için öğrenmemek lazımdır.

İkincisi, ilmi ile amel etmek ve başkalarına öğretmek ve bunları ihlas ile yapmak lazımdır. Amel ve ihlas ile olmayan ilim zararlıdır. Hadîs-i şerifte;
(Allah için olmayan ilmin sahibi Cehennemde ateşler üzerine oturtulacaktır) buyuruldu.

Mal, mevki ve şöhret için ilim sahibi olmak böyledir. Dünyalık ele geçirmek için ilim öğrenmek, yani dini dünyaya vesile etmek, altın kaşıkla necaset yemeye benzer. Dini dünya kazancına alet edenler, din hırsızlarıdır. Hadîs-i şerifte;
(Din bilgilerini dünyalık ele geçirmek için edinenler, Cennetin kokusunu duymayacaklardır) buyuruldu.

Sual: Bir kimsenin, her yaptığı ibadeti, iyiliği beğenmesi, sözünün herkes tarafından dinlenmesini istemesi, kötü bir huy mudur?
Cevap:
 Ucb, yaptığı ibadetleri, iyilikleri beğenerek, bunlarla övünmektir. Yaptığı ibadetlerin, iyiliklerin kıymetini bilerek, bunların elden gitmesini düşünerek korkmak, üzülmek ucb olmaz. Yahut, bunların Allahü teâlâdan gelen nimetler olduğunu düşünerek, sevinmek de, ucb olmaz. Bunların Allahü teâlâdan gelen nimetler olduğunu düşünmeyerek kendi yaptığını, kazandığını sanarak sevinmek, kendini beğenmek, ucb olur. Ucbun zıddına Minnet denir. Minnet, nimete kendi eliyle, kendi çalışmasıyla kavuşmadığını, Allahü teâlânın lütfu ve ihsanı olduğunu düşünmektir. Böyle düşünmek, ucb tehlikesi olduğu zaman farz olur. Diğer zamanlarda ise müstehabdır.

İnsanı ucba sürükleyen sebeplerin başında cehalet ve gaflet gelmektedir. Bu ucbdan kurtulmak için, her şeyin Allahü teâlânın dilemesi ile ve yaratması ile meydana geldiğini, akıl, ilim, ibadet etmek, mal ve mevki gibi kıymetli nimetlerin, Allahü teâlânın lütfu ve ihsanı olduklarını düşünmek lazımdır.

Ucb, kibre, günahları unutmaya sebep olur. Günah ise, kalbi karartır. Günahlarını düşünen kimse, ibadetlerini büyük görmez. İbadet yapmanın da, Allahü teâlânın lütfu, ihsanı olduğunu düşünür.

Ucb sahibi, Allahü teâlânın mekrini ve azabını da unutur. Başkalarından istifade etmekten mahrum kalır. Kimse ile meşveret etmez, danışmaz. Hadîs-i şerifte;
(Üç şey, insanı felakete sürükler: Buhl, heva ve ucb.)

Buhl sahibi, yani hasis, cimri kimse, Allaha ve kullara karşı olan hakları ve vazifeleri ödemekten mahrum olur. Hevasına, yani nefsinin arzularına uyan ve ucb sahibi olan, nefsini beğenen kimse, muhakkak felakete duçar olur. İmâm-ı Gazali hazretleri buyurdu ki:
“Bütün kötülüklerin başı, kaynağı üçtür: Haset, riya, ucb. Kalbini bunlardan temizlemeye çalış!”

Ucb sahibi, hep ben, ben der. Toplantılarda baş tarafta bulunmak ister. Her türlü sözünün kabul olunmasını ister. Günah işleyenin boynu bükük olur ve tevbe edebilir. Ucb sahibi ise, ilmi ile, ameli ile mağrur olur. Egoist olur ve tevbe etmesi de güç olur. Günah işleyenlerin iniltileri, Allahü teâlâya, tesbih çekenlerin övünmesinden iyi gelir.

Sual: Bir Müslümanın, çocukları, günah işleyenleri, henüz iman etmemiş olanları, hafife alması, onlara tepeden bakması uygun mudur?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Süleyman bin Cezâ hazretleri Eyyühel Veled kitabında buyuruyor ki:
“Küçüklere, fasıklara ve facirlere yani günah işleyenlere karşı da kibirli olmamalıdır. Yalnız, tekebbür sahibine karşı tekebbür etmek lazımdır. Bir çocuk gördüğün zaman, bunun günahı yoktur, benim günahım vardır dolayısı ile bu çocuk benden daha faziletlidir. Bir yaşlı Müslüman gördüğün zaman, bu benden daha fazla ibadet eylemiştir, dolayısı ile benden daha faziletlidir. Bir İslâm âlimi görünce, ben cahilim, bu benden ziyade âlimdir, öyle ise, benden daha faziletlidir. Bir cahil görünce, bu bilmeden günah işler fakat ben bilerek işlerim, öyle ise, bu benden efdaldir. Bir kâfir görsen, olur ki, iman edip dünyadan iman ile gider, benim imanla gidip gitmeyeceğim ise, belli değildir, o hâlde, benden daha faziletlidir diye düşünmelisin! Müslümanlara karşı kibir yapmazsan, Hak teâlâ indinde yüksek derecelere vasıl olursun.

Sual: Bazı kimseler, hep kendinden bahsedilsin, kendisi övülsün, kendisi önde olsun ister. Böyle kendine kıymet vererek önde olmayı istemek, dinimizce doğru mudur?
Cevap: Tekebbür, kibir sahibi olma, kendini büyük gösterme anlamındadır. Mütekebbir ise; kibirlenen, kendini beğenen demektir. Tekebbür etmek haramdır. Tekebbür, Allahü teâlânın bir sıfatıdır, Kibir ve Kibriya sıfatı, ona mahsustur. Hadis-i kudside;
(Azamet ve kibriya bana mahsustur. Bu iki sıfatta, bana ortak olmak isteyenlere, çok acı azap ederim) buyuruldu.

İnsan, nefsini ne kadar aşağılarsa, Allahü teâlâ indinde kıymeti o kadar yükselir. Kendine kıymet verenin, Allahü teâlâ katında kıymeti olmaz. Kibrin zararını bilmeyen kimse için âlim demek, yalan olur. İnsanın ilmi arttıkça, Allahü teâlâdan korkması artar, günah işlemeye cesaret edemez. Bunun için, Peygamberler aleyhimüsselâm, tevazu sahibi idiler. Allahü teâlâdan çok korkarlardı, kendilerinde kibir ve ucub gibi kötü huylar hiç yoktu. Küçüklere, fasıklara ve facirlere karşı da kibirli olmamalıdır. Yalnız, tekebbür sahibine karşı tekebbür etmek lazımdır. Bir âlim, cahili görünce, “bu, bilmediği için günah işliyor, ben ise, bilerek işliyorum” demelidir. Bir âlimi görünce, “bu benden daha çok biliyor ve ilminin hakkını veriyor, ihlas ile amel yapıyor, ben böyle değilim” demelidir. Kendinden daha yaşlı bir kimseyi görünce, “bu benden daha çok ibadet etti” demelidir. Gençleri görünce, “bunların günahı az, benim günahlarım çok” demelidir. Kendi yaşındakileri görünce, “günahlarımı biliyorum, onun ne yaptığını bilmiyorum, bilinen kötülükleri tahkir etmek lazımdır” demelidir. Bir bidat sahibini veya kâfiri görünce, “insanın hâli son nefeste belli olur, acaba benim hâlim ne olacak” demeli, bunlara da tekebbür etmemelidir. Fakat, bunları sevmemelidir.

Kibriyâ Allah'a mahsustur...

Allahü teâlâ, kullarına gönderdiği kitapların hepsinde, kibri ve gururlanmayı kötülemiş ve yasak etmiştir. Nahl sûresinin 23. âyetinde meâlen:

(Allahü teâlâ, kibirli olanları elbette sevmez!) buyurulmaktadır.

Peygamber efendimiz de, bir hadîs-i şerîflerinde; (Kalbinde zerre kadar kibir olan Cennete girmeyecektir) buyurmuşlardır. İslâm âlimleri buyuruyor ki:

"Allahü teâlâ ilim, kudret gibi bütün sıfatlarından kullarına biraz ihsân buyurmuştur. Fakat, yalnız üç sıfatı kendine mahsûstur. Bu üç sıfattan hiçbir mahlûkuna vermemiştir. Bu üç sıfatı; kibriyâ, ganî olmak ve yaratmak sıfatlarıdır. Kibriyâ, büyüklük, üstünlük demektir. Ganî olmak, başkalarına muhtaç olmamak, herşey Ona muhtaç olmak demektir."

Bunun için kibirlenmek, Allahü teâlânın sıfatına, hakkına tecâvüz etmek olur. Allahü teâlâ, kullarına karşı mütekebbirdir. Zira O, kibriyâ sâhibidir. Azamet, büyüklük ve kibriyâ, yücelik ancak Allahü teâlâya mahsûstur. Hadîs-i kudsîde:

Bütün fesâdın başı kibirdir (Azamet ve kibriyâ bana mahsûstur. Bu iki sıfatta, bana ortak olmak istiyenlere, çok acı azâb ederim) buyuruldu.

Tekebbür edene, yani kibir sâhibi olana karşı tekebbür etmek câizdir. Kibir sâhibine tekebbür etmek, sadaka vermek gibi sevaptır. Kibir sâhibine karşı tevâzu eden kimse, kendisine zulmetmiş olur. Bid''at sâhiplerine ve kibirli zenginlere karşı da tekebbür etmek câizdir. Bu tekebbür kendini yüksek göstermek için değildir. Onlara ders vermek, gafletten uyandırmak içindir.

Takıyyüddîn Sübkî hazretleri;

"Çok iyi anlayıp gördüm ki, bütün fesâdın başı kibirdir. Kibir, şeytanın büyüklenip kendini beğenmesi ile işlenen ilk günah oldu. Kalbde kibir, büyüklenme hâsıl olduğu zaman, kendisini büyük görüp, başkalarını aşağı görür. Kibir, kalbi nasîhat kabûl etmekten ve emre itâat etmekten alıkoyar" buyurmaktadır. Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri bir gün yolda giderken yanından geçen bir köpeği görür ve köpeğe değip necâset bulaşmasın diye elbisesini toplar. O anda köpek, Allahü teâlânın kudreti ile dile gelip; "Benden sana bulaşacak kir, üç defâ yıkamakla temiz olur. Ama senin nefsindeki kibir kiri, yedi deryâda yıkansa temiz olmaz" der. Kibriya yani üstünlük, yalnız Cenab-ı Hakka mahsustur. Sonradan yaratılan, dünyaya gelmesi ve ölmesi kendi elinde olmayan bir insana, kibirlenmek mi yakışır yoksa tevazu göstermek mi? İmâm-ı Zeynelâbidîn hazretleri buyuruyorlar ki:

"Kibir sahipleri benim çok garibime gidiyor. Kendilerinin bir damladan meydana geldikleri, sonra da çürümüş, kokmuş leş olacaklarını bildikleri halde yine de kibirlenirler; bunlar neyine güvenirler!"

Aklında noksanlık vardır! Müslüman, kibirli olmaz, olamaz. Bir kimse kibirliyse, onun Müslümanlığında ve aklında noksanlık vardır. Zira Ahmed bin Hanbel hazretleri; "Kibir taşıyan kafada, akıla rastlayamazsınız" buyurmaktadır. Kibirli kimse, saadet kapısından içeri giremez. Kendini beğenen, kendini üstün gören, kendini kabiliyetli gören, kendini iyi gören bir kimse, saadet kapısının dışında dolaşır, kapıdan içeri giremez. Kibirli kimse, kibrini kırarsa, kibrini yıkarsa o zaman saadet kapısından içeri girer.

Kibir, bütün saadetlere engel bir duvar gibidir. Bu kibir duvarı, saadet kapısını açmaya engeldir. Diğer günahlar, kibir gibi değildir. Allah hepimizi affetsin. Hepimizin günahları vardır. Fakat elhamdülillah Müslümanız. Ancak Müslüman kibirli olamaz. Eğer kibirliyse, o kimsede noksanlık var demektir. Bu çok mühim bir ölçüdür. Kibirden kurtulmanın tek çaresi ise, kibirli olmayanlarla beraber olmaktır. Allahü tealadan ve O''nun dininden bahsederek sohbet etmektir. Allah adamlarını ve müslümanları Allah rızası için sevmek ve sevilmektir. Hiç kızmamak, gücenmemek, darılmamak, haddini bilmek, kusurunu görmek, ayıbını görmektir. İslam âlimleri, akıllı olmak lâzımdır buyurmuşlardır. Akıllı insan, karşısındakinin iyi tarafını, kendisinin kötü taraflarını gören kimsedir. Karşısındakinin kötü tarafını gören kimse, akıldan mahrumdur. Kendisinin iyi taraflarını gören kimse de, akıldan mahrumdur. Demek ki akıllı insan, akıllı, iyi bir Müslüman, daima Müslümanların iyi taraflarını görür, o iyi taraflarına âşık olur. Kendisinin iyi taraflarını göremez. Dolayısıyla daima arkadaşlarına muhtaçtır. Arkadaşlarına muhtaç olmayan, onun hizmetine, duasına ihtiyaç duymayan mahvolmuştur. İşte o, felakettedir.

Başarıya da engeldir İnsanoğlu, nefsinin esiri olunca, her şeyi yapacağını, her şeye sahip olacağını zanneder. Ölümü unutur, hiç ölmeyecekmiş gibi hareket eder. Ele geçireceği şeylerde çok acelecidir, sabırsızdır. Halbuki insan, acele etse de, her şeye sahip olmayı arzu etse de, Allahü tealanın takdirinden başkası olmaz. Rabbimizin emri olduğu için sebeplere yapışıp neticeyi sabırla beklemek lâzımdır. Kızmak, sinirlenmek kibirdendir. Aceleci, sabırsız olmak, şeytandandır. Her iki hal de, insanı felakete sürükler. İnsan aceleci, sabırsız da olsa, iş olacağına varacaktır. Netice olarak, İslâm âlimlerinin buyurduğu gibi: "Kibir, her iyiliğe, her fazilete, her güzelliğe ve her başarıya engeldir."

Sual: Kıskanç, hasetçi kimseler, kıskançlıkları sebebiyle, kendilerini rahat, huzurlu mu zannediyorlar?
Cevap:
Başkasının, kendinden üstün olan her şeyini kıskanan, yani ondaki üstünlüğün, yalnız kendinde olmasını isteyen insana, kıskanç denir. Bu hâl, insanlığın en kötü huylarından biridir. Kıskanç insan, ömrü boyunca rahatsız insandır. Böyle insanlar, kendinden aşağı olan insanı görmez de, kendinden yüksek ve varlıklı insanın her şeyini görür ve onu kıskanır. Kıskanç insan, Allahü teâlânın kendisine verdiği şeylere razı olmayan insan demektir. Allahü teâlânın verdiğine razı olmayan insandan Allahü teâlâ da razı olmaz. Allahü teâlânın bir insandan razı olmaması ise, felaketlerin en büyüğüdür. Artık o insan, dünyada da, ahirette de hüsran içindedir, yani zarardadır. Bunun için, kendisinde kıskançlık ve haset duygusu olduğunu görenler yavaş yavaş bu huylarından sıyrılmalıdır.

İnsanlar, kendilerini istedikleri kadar ıslah edebilir. Kıskançlıktan kurtulanlar rahat ve huzura kavuşur. Bu iş, zenginlik ve fakirlik işi değildir. Bu iş, kalbin zenginliği ve fakirliği işidir. Nice fakirler vardır ki, bir lokma ekmeği kazandığı zaman, Allahü teâlâya şükreder ve zenginlerin hâlini düşünmez bile. Nice zenginler de vardır ki, milyonlarına daha birkaç milyon ekleyemediği için üzüntü içindedir.

Kıskanç insan, başka bir insanın kendinden iyi giyinmesini, iyi yaşamasını hazmedemez. Yani onun boyunu posunu, güzelliğini, çalışkanlığını, başarısını kıskanır. Daha kötüsü, onun başına gelen fenalıklara sevinir. İşte bu hâl, kıskançlığın en kötü derecesidir. Böyle insandan Allahü teâlânın yardımı kesilebilir. Daha da mahrum olurlar. İyi kalpli ve herkesin iyiliğini isteyen insan, Allahü teâlânın himayesinde demektir. Peygamber Efendimiz;
(Bir Müslüman, kendisine istediği bir iyiliği, başka bir Müslüman için istemezse ve bir Müslüman, kendisine gelecek bir kötülüğü, istemediği hâlde, o kötülüğü başka bir Müslüman için isterse, onun imanı tam değildir) buyurmuştur. Yani Peygamber Efendimiz, yalnız kendisini düşünenleri beğenmiyor. Başka Müslümanları düşünenleri beğeniyor ve öyle yapmalarını istiyor. Bütün dünya, Peygamber Efendimizin bu emirlerini yapmış olsa, dünyada kavga, gürültü kalır mı?

Sual: Birisinde iyi bir şey görünce, bundan bende de olsun demenin dinen mahzuru olur mu?
Cevap:
İnsan bir kimsede bulunan nimetin ondan gitmesini istemeyip, kendisinde de bulunmasını isterse, bu haset olmaz. Buna gıpta etmek, imrenmek denir. Gıpta etmek, güzel bir huydur. İslâmiyetin ahkamına, yani farzları yapmaya ve haramlardan sakınmaya riayet eden, gözeten salih kimseye gıpta edilmesi vaciptir. Dünya nimetleri için gıpta etmek tenzihen mekruh olur.

Sual: Hediyeleşmek, insanlar arasında sevgiyi, muhabbeti arttırır mı?
Cevap:
Selamın, yardımın ve hediye vermenin zamanı yoktur. Hadîs-i şeriflerde; (İnsanlar, kendilerine iyilik edenleri sever) ve (Hediyeleşiniz, sevişirsiniz) buyuruldu. Hediyenin en kıymetlisi, en faydalısı, güler yüz ve tatlı dildir. Herkese karşı, dosta ve düşmana, daima güler yüz ve tatlı dil göstermelidir.

 
Geri dön
 
Dini Konularda Ara:


İhlas Vakfı
Dünya İçin Paylaşma Vakti
Online Bağış Yapmak İçin
Güncelleme Tarihi
1 Kasım 2026 Pazar
Sitemizdeki bilgiler, bütün insanların istifadesi için hazırlanmıştır.
Orijinaline sadık kalmak şartıyla, izin almaya gerek kalmadan,
herkes istediği gibi alıp istifade edebilir.
Ziyaretçi Sayısı

Hosted by İhlas Net

Gençlere Nasihatler   |   Dini E-Kart   |   Dinimiz İslam TV   |   Dini Mesajlar   |   Huzura Doğru   |   İslam ve Toplum   |   Gönül Pınarı   |   Aile ve Kadın