Sual: Ben Sünnî, Şiî veya Vehhabî değilim. Yani hiçbir mezhebe bağlılığım yoktur. Ne diye bir mezhebin hükmüne uyalım? Doğrusunu Kur’andan tespit edip, Kur’ana uymak gerekmez mi?
CEVAP
Mutezile, Cebriye gibi sapık fırkaların önderleri derin âlim idi. Kur’an-ı kerime kendi anlayışlarına göre mânâ verdikleri için sapıttılar. Böylece çok sayıda sapık fırka meydana çıktı. Bunların çıkacağını da, Peygamber efendimiz, önceden haber vermişti. Resulullah'ın açıklamaları olmadan, günümüzün insanları bir tarafa, en büyük âlimler bile, dinin bütün hükümlerini Kur’andan öğrenemez. Mesela iman amelden cüz müdür, yani parça mıdır? Günah işleyen kâfir olur mu, olmaz mı bilemezdik. Nitekim bid’at fırkalarından (Günah işleyen kâfir olur) diyenler vardır. Kadere iman, imanın şartı mıdır, değil midir bilemezdik. Mutezile fırkası, (İnsan kendi kaderini kendi çizer) derken, Cebriye fırkası, (İnsan kaderinin mahkûmudur. Yaptıklarından sorumlu değildir) diyor. İmanla ilgili konuları bilemediğimiz gibi, amelle ilgili konuları bile bilemezdik. Mesela namazların kaç rekât olduğunu, kılınış şeklini bilemezdik. Hattâ namaz vakitlerini bile tespit edemezdik. Peygamber efendimiz, beş vakit kılmasaydı ve beş vakit olarak bildirmeseydi piyasadaki mezhepsizler gibi üç vakit, altı vakit, yedi vakit derdik. Ayakları yıkamak mı, yoksa mesh etmek mi gerekir? Ayaklara mest giymek caiz olur mu? Bunları Kur’andan anlayamazdık. Peygamber efendimizin tatbikatı olduğu için biliyoruz.
Kur’an-ı kerimde (Abdestte başınızı mesh edin) deniyor. Başın ne kadarını mesh etmenin farz olduğunu bilemezdik. Dört mezhep imamımız bu hususta farklı ictihatta bulunmuştur:
İmam-ı Mâlik, (Başın tamamını mesh etmek farzdır. Resulullah başın tamamını mesh ederdi) diyor.
İmam-ı Ahmed de, (Başın tamamı meshedilir, ama kulaklar da başa dâhildir) diyor.
İmam-ı Şâfiî, (Mesh demek, dokunmak demektir, bir parmakla başa dokunulsa mesh farzı yerine gelir) diyor.
İmam-ı a'zam, (Bir uzvun dörtte birini mesh etmek tamamını mesh etmek yerine geçer. Başın dörtte birini mesh etmek farzdır. Resulullah'ın, başın tamamını mesh etmesi, her tarafını mesh etmenin sünnet olduğunu göstermektedir) diyor.
Bunların biri doğru diğerleri ictihad hatasıdır. Ama müctehid âlimlere bu yetki verildiği için, kendileri bu ictihatlarından dolayı sorumlu olmaz. Çünkü Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
(Müctehid, ictihadında hata ederse bir, isabet ederse iki sevab alır.) [Buhârî]
Biz yanılırsak, sevab alamayız, ceza alırız, hattâ isabet etsek bile, yine sevab alamayız. Çünkü Peygamber efendimiz, (Kur'anı kendi görüşü ile açıklayan, doğru olsa bile, muhakkak hata etmiştir) buyurmuştur. (Nesaî)
İmam-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki: Hadis-i şerifte, (Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak. Bunlardan yetmiş ikisi, doğru yoldan saparak, Cehenneme gidecek. Bir fırkası, benim ve Eshabımın izinde gidecek, yalnız bunlar kurtulacaktır) buyuruldu. Bu fırkaya Ehl-i sünnet denir. (2/67)
Netice olarak, Kur'andan kendi anladığımıza uyarsak, cehennemlik sapık fırkalardan biri oluruz.
Âlimlerimiz, doğru imanı, haramı helâlı, her şeyi bildirmiş, dinde açıklanmadık konu bırakmamışlardır. Yapılacak iş, dört hak mezhepten birine tâbi olmaktır.
Sual: Bir kimsenin din ilimlerini tahsil ettiği hâlde, yanlış yollara sapmasının, hatta hainlik etmesinin ne gibi alametleri vardır?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Muhammed bin Fadl Belhî hazretleri buyuruyor ki:
“İslâmiyet nurlarının kalplerden ayrılıp, kalplerin kararmasına dört şey sebep oldu. Bildikleri ile amel etmemek. Bilmeyerek yapmak. Bilmediklerini öğrenmemek. Başkalarının öğrenmelerine mâni olmak.”
Önceki devirlerde ve zamanımızda bazı kimseler, din ilimlerini, ilim adamı tanınmak veya mala yahut bir makama kavuşmak için öğrenmişlerdir. Din adamı olmayı, geçime ve siyasete vasıta yapmışlardır. Bunlar, din ilimlerini amel etmek için öğrenmiyorlardı. İsimleri din adamıdır, gittikleri yol ise, cahillerin yoludur. Allah rahimdir, affı sever diyerek, büyük günah işliyorlar. Akıllarına, keyiflerine göre hareket ediyorlar. Başkalarının da böyle yapmalarını istiyorlar. Kendilerine uymayan hakiki Müslümanları kötülüyorlar. Kendilerinin, doğru yolda olduklarını, huzura kavuşacaklarını zan ediyorlar. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından derlenmiş olan doğru kitapları okumuyorlar, çocuklarına da okutmuyorlar. İçleri kötü, sözleri yaldızlı ve yalandır. Her gün başka şekle girerler. İnsanların yüzlerine gülerler, arkalarından kötülerler. Bidat karışmamış olan doğru kitapların okunmasına mâni olurlar. Bu kitapları okumayın, bozuktur derler. Bunları neşredenleri ve okuyanları tehdit ederler. Mezhepsizlerin zararlı kitaplarını, yaldızlı reklamlarla överler. İslâmiyet bilgilerine hakaret ederler. Kısa akılları ile yazdıkları şeyleri ilim ve fen diyerek gençlerin önüne sürerler. Hâlbuki, İslâm âlimleri ve tasavvuf büyükleri hep İslâmiyete yapışmışlardır. Bunun neticesi olarak, yüksek derecelere kavuşmuşlar ve insanlara faydalı olmuşlardır. Bunlara dil uzatanların din cahili oldukları anlaşılır. Bu cahillerin yaldızlı sözlerine aldanmamalıdır. Bunlar, din hırsızlarıdır. Saadet yolunu kesici zındık veya mezhepsizdirler.
Sual: Bazı kimseler, Kazanlı Mûsâ Beykiyef gibilerinin fikirlerini savunarak İslâma hizmet ettiklerini söylüyorlar. Dinde değişiklik yapmak isteyen böyle kimselerin kitapları okunur mu?
Cevap: Âlim görünen ve din adamı denilen herkesin sözüne veya kitabına uyarak amel etmek caiz değildir. Kıymetli kitaplardan toplanmış, tercüme edilmiş Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdıkları ilmihâl kitaplarını okumalıdır. Böyle tercüme edilmemiş, kafadan yazılmış ilmihâl kitaplarını ve uydurma tefsirleri okumak, insanı dünya ve ahiret felaketlerine sürükler. Kazanlı Mûsâ Beykiyef, Kur’ân-ı kerime ve hadis-i şeriflere inanmayıp, yeni bir din uydurup, buna İslâmiyet demektedir. Yaldızlı kelimelerle, Müslümanlara gerici, Ehl-i sünnet âlimlerine yobaz demektedir. Kur'ân ve hadisler, bugünkü fen bilgileri ile yetişmiş olan gençlerin uyacakları bir din değildir diyerek, uydurduğu düşüncelerine din demekte, kitapları ile gençleri aldatmaktadır. Buna aldananlar, çıkardıkları dergilerde bozuk, alçak yalanlarla Ehl-i sünnet âlimlerine saldırmaktadırlar. Böylelerinin Ehl-i sünnet kitaplarını okuyarak, doğru yola kavuşmalarını temenni ederiz.
Sual: Mason olan din adamı olmuş mudur mesela Mısırlı Abduh bunlardan mıdır?
Cevap: Bu konuda Beyrut’taki mason locasının başkanı Hannâ Ebî Râşid, Dâire-tül-me'ârif-ül-masoniyye kitabında diyor ki:
“Cemâleddîn-i Efgânî, Mısır'da mason locası reisi idi. Âlimlerden ve devlet adamlarından üç yüze yakın üyesi vardı. Ondan sonra, Muhammed Abduh reis oldu. Abduh, büyük bir mason idi. Bunun, masonluk ruhunu Arap memleketlerine yaydığını kimse inkâr edemez.”
Abduh'un yaptığı reformları, değişiklikleri görerek onu İslâm âlimi sananlar az değildir. Ehl-i sünnet âlimleri, onun yazılarına cevap yazmış, maskesini yırtmışlardır. Elmalılı Hamdi Efendi, Fil suresinin tefsirinde, bunun bozuk yazılarından bir kısmını ortaya koymaktadır. İslâmiyet ve nasrâniyyet kitabında;
“Bir kimseden, yüz bakımdan kâfirliği, bir bakımdan imanı bildiren bir söz işitilse, o kimse imanlı kabul edilir. Herhangi bir filozofun, fikir adamının yüz bakımdan kâfirliği gösterdiği hâlde, bir bakımdan imanı göstermeyen söz söylemesini düşünmek, ahmaklıktır. O hâlde, herkes imanlı bilinmelidir. İslâmiyette zındık kelimesi yoktur. Sonradan meydana çıkmıştır” demektedir. Küfrü açıkça görülmeyen bir Müslümanın sözündeki bir iman, onu küfürden kurtarır, kaidesini yanlış anlatarak, bütün kâfirlere, filozoflara mümin demektedir. Kendi de zındık olduğu için, bu kelimenin söylenmesini istememektedir. Künûz-üd-dekâikda ve Deylemîde yazılı;
(Ümmetim arasında zındıklar çoğalacaktır) hadis-i şerifini inkâr etmektedir.
Zilzâl suresindeki; (Zerre ağırlığında hayır işleyen, karşılığına elbet kavuşur) mealinde olan âyet-i kerimeyi açıklarken;
“Müslim olsun, kâfir olsun, salih amel işleyen herkes Cennete girecektir” diyor. En cahillerin bile güleceği bu yanlış ve haksız savunmasını, onun hayranları, izinde gidenleri bile kabul etmemiştir. Bunlardan, Abduhcu Seyyid Kutb, Nisâ suresinin 124. âyet-i kerimesini açıklarken;
“Üstat Muhammed Abduh, düşünüşünü nakzeden âyet-i kerimelerin sarahatini hiç hatırlamıyor. Bu âyetler Abduh'un görüşünü nakzetmektedir” demek zorunda kalmıştır. Evet, Abduh'a Paris’te yutturulan masonluk afyonunun dozu, o kadar çoktu ki, aklı ve şuuru, âyet-i kerimeler arasındaki bağlantıları göremeyecek kadar altüst olmuştu.
Sual: Kur’ân-ı kerimde; (Bana yaklaşmak için, vesile arayınız!) buyuruluyor. Buradaki vesileden maksat, murat nedir, ne anlamamız gerekir?
Cevap: Allahü teâlâ, Mâide sûresinin 35. âyetinde mealen buyuruyor ki:
(Bana yaklaşmak için, vesile arayınız!)
Mealen demek, İslâm âlimlerinin anladıklarına göre demektir. Vehhabiler; “Vesile, sebep, ibadetlerdir. Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşmak için farz ve nafile ibadetleri yapmak lazımdır. Tarikata girmek, bir şeyhin eteklerine yapışmak, ölülere, dirilere yalvarmak, insanı Allaha yaklaştırmaz, bilakis uzaklaştırır” diyorlar. Ehl-i sünnet âlimleri ise buyuruyorlar ki:
“Evet, vesile, sebep, ibadetleri yapmaktır. Fakat, sahih, doğru, halis olan ibadetler, vesile olur. İbadetlerinin sahih olması için, doğru iman, temiz ahlak sahibi olmak ve şartlarına uygun yapmak lazımdır. Mesela, namazın sahih olması için, abdest almak, kullanılan suyun temiz olması, namazı vaktinde kılmak ve kıbleye karşı kılmak, namazdaki âyetleri, tesbihleri ve duaları doğru okumak ve daha nice şartları, vesileleri bilmek ve yapmak lazımdır. Her ibadetin de böyle şartları, vesileleri vardır. Bunlar, senelerce çalışarak öğrenilir. Bunlar düşünmekle, rüya ile öğrenilemez. Bunlara inanan, bilen ve yapan âlimlerden işiterek veya kitaplarını okuyarak öğrenilir. Fen bilgileri de, profesörlerden uzun zamanda öğrenilmektedir. Böyle imanlı, kalbi temiz, doğru din âlimlerine müderris, muallim ve mürşid denir. Mürşid demek, su üstünde yürüyen, havada uçan, kaybolan şeyleri bilen, okuyup, üfleyerek hastalara şifa veren kimse demek değildir. Ahkâm-ı islâmiyyeyi, yani kalp, ruh ve beden ile yapılan ibadetleri bilen, yapan ve başkalarına da öğreten Ehl-i sünnet âlimi demektir. Her Müslümanın, Mâide sûresindeki emre uymak için, böyle bir mürşidi, rehberi veya kitaplarını araması, farz ve nafile, bütün ibadetleri Ondan öğrenmesi lazımdır.”















